NATO, SAVUNMA VE GÜVENLİK: HAYATIN İÇİNDEN GELEN TEOREMLER

Dehşetengiz iki dünya savaşını, yarım asra sığdırıveren insanoğlu, Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu dünya dengesini şekillendiren, tarihte benzersiz bir silâhlanma yarışı ve bunun uzantısındaki teknolojik yapılanmayla “kendine özgü tuhaf bir düzen”, ortaya çıkartmıştır. Bu düzenin arkasında, nükleer silâhlara dayalı bir “çılgınlık dengesi”, MAD (Mutual Assured Destruction), durmaktadır.

MAD, “dahiyane bir ahmaklık tablosu” oluşturmaktadır. Dahiyanedir, çünkü ulusların en dahi çocuklarının nesiller boyu sergiledikleri gayretler ve birbirinden dehşetengiz bulgular uzantısında ortaya çıkmıştır. Ahmaklıktır, çünkü, ortaya çıkan tablo, ağızdan yel alsın, ama öyle ya da böyle hâlâ daha tam bir nükleer felaketin yaşanabilecek olması itibariyle, bütün dünyayı birkaç yüz defa yok edecek kadar şirazesinden çıkmış, bir tablodur.

“Soğuk Savaş Sonrası Dönem”in en belirgin özelliği; eski Batı Bloğu’nda, “Atlantiğin kıyıları arasındaki endüstriyel ve ekonomik ayrışmaya” karşın, “gerek ABD’de gerekse de Avrupa’da, Savunma Bütçeleri’nin küçülmesidir”.

Ne var ki bu özellik, ABD’nin artık iyice belirginleşmiş “emperyalist açılımlarıyla” alt üst olmuştur. Afganistan Harekâtı’ndan arkasından, İrak odağı dolayında, daha da genel olarak Orta Doğu’da vuku bulanları, bu çerçevede değerlendirmek yerinde olur.

Aynı çerçevede, başta büyükler, birçok AB ülkesinin de fırsat olsa, işte tıpkı İngiltere gibi, ABD’nin yapmakta olduğunu yapmak isteyeceğini… Esasen İspanya ve İtalya’dan başlayarak, birçok Kıta Avrupası ülkesinin, zaten son İrak müdahalesinde, ABD’ye destek verdiğini, değerlendirmek yerinde olur.

Güncelde İyice Belirginleşen Yaşamsal Teoremler

Söz konusu açıdan şu temel teoremleri, işaretli çalışmamdan edinerek, berrak biçimde vaz etmemiz uygun olacaktır:

Teorem: Uluslar arasında, ittifaklar vardır, ama bunlar dostluklar üzerine değil, çıkarlar üzerine kuruludur. Bu çerçevede “müttefik olmak” ile “dost olmayı” ancak hayalperestler, birbirine karıştırabilir.

Teorem: Ulustan ulusa “doğal müttefik” olmaz, çünkü hiç bir çıkarı “ebedi” olarak tasnif etmek, caiz değildir.

Teorem: Dünya üzerinde hal-i hazır güç odaklarının ağızlarındaki, liberal ekonomi, veya serbest piyasa ekonomisi, yahut girişim özgürlüğü, ya da hak- hukuk- demokrasi söylemi, hâkeza, eskideki sosyalist söylem, yahut örneğin kutsal inanca dayalı başka bir söylem, hangisi olursa olsun, farketmez; bunlar (özünde söz konusu değerlere, derin bir saygı içinde ifade ettiğimize dikkat ediliyordur), egemenlerin ağızlarından duyulduğunda, katiyen ciddiye alınmamalıdır, çünkü bunlar vitrindir; egemenlik yönünde çatılmış paravan söylemlerdir; siyasi ve iktisadi çıkar gruplarının örtülü emel ve eylemlerinin paravanıdır, kamuflajdır.

Teorem: Esas olan egemenliklerin tesisi, korunması ve genişletilmesi yönünde, tıpkı tarihin ilk zamanlarındaki gibi, örgütlü haydutluktur, barbarlıktır. Bunun kimi örnekleri, Saddam gibi, Batı uygarlığının yeşerttiği öznel felaketlerdir; ne ki söz konusu örnekler, kendilerini var eden, özellikle Batılı felâket mimarlarının yanında, miniyatür felâketlerdir.

Bilhassa bu son iki temel teoremi bir parça olsun açabilmek üzere, bir anımı hatırlatmak isterim. İşaretli makalemden alıntı yapıyorum.

Yıl 1980. OPEC (Petrol Üreten Ülkeler Birliği) üyesi ülkeler, petrol fiatını, varili (tonun sekizde biri), yuvarlak 10 $’dan, 35 $’a yükselteli, buna da bağlı olarak petrol endeksli Batı ekonomileri alt üst olalı, bir yıl kadar olmuştu. Başta petrol üreticisi Arap ülkeleri, genelde ise OPEC ülkeleri, dünyaya egemen olması, bilhassa Batılı ülkeler tarafından istenen, “serbest piyasa ilkelerinin” altını çiziyorlar… Kendilerinin, Batılı ülkelerden, elektronik eşyadan beyaz eşyaya, otomotiv ürünlerinden silâha varıncaya kadar, çok geniş bir yelpaze içinde yer alan tüm ürünleri, Batılılar’ın belirlediği fiatlardan satın aldıklarına, dikkat çekiyorlar… Bu durumda, hemen neredeyse tümünün yegâne metaı durumunda olan petrolün, gün günden daha fazla azaldığı ve biteyazmakta olduğu gerekçesi ile, “petrol fiatını”, “arz ve talep dengeleri” çerçevesinde, istedikleri gibi yükseltmeye “hak sahibi” olduklarını, ileri sürüyor… Böylelikle, petrol fiatını (1973’de, varili 3 $’dan 8 $’a çıkarttıktan sonra) ikinci kez (1979’da ve bu sefer daha da fahiş bir miktarda olarak, varili işte 10 $’dan, 35 $’a), yükseltme kararını alıp, inatla uygulamada tutuyorlardı.
Tam o günlerde, 1980’de Münih’te toplanan XI. Dünya Enerji Konferansı’nda, ülkemizi temsilen bulunduğumuz sırada, konferansın bilimsel havası ile katiyen bağdaştırılamayacak bir gelişmeye, oradaki hemen herkes gibi, şaşkınlık içinde tanık oldum. Bir katılımcı kürsüden, OPEC Ülkeleri’nin temsilcilerine dönük, fiatlatın Batılı ülkeler tarafından kabul edilemez derecede yükseltilmiş olduğunu kasdederek, sağ elinin işaret parmağını da, tehdit üslubu ile, öne arkaya hareket ettirerek, “Beyler, ateşle oynamayınınz” deyiverdi. Salona, bir buz dağı düşmüş gibi oldu. O halde işte, “serbest piyasa ekonomisini” geçerli kılmaya yönelik iddia ve çıkışlar, “numaraydı” ve “dünya ekenomisi” ancak “Batılılar’ın istediği kadar serbest” olabilirdi…

Demeye kalmadı, İran-İrak Savaşı çıktı. Daha doğrusu çıkartıldı.

Taraflar, daha çok silâh alabilmek için, petrol arzını çoğalttılar. Buna bağlı olarak petrol fiatları düştü. Batılılar, petrol satın almak üzere ödedikleri petro-dolarları, silâh satarak geri aldılar. Satılan silâhlar savaşta telef oldukça, İran da İrak da, daha daha fazla petrol sattılar, daha daha çok silâh aldılar.

Ticarette, önceleri petrol fiatının yükselmesinden dolayı, sıkışıp, bir anlamda “deliye” dönmüş olan Batılılar (savaş sırasında, taraflardan biri, bir parça üstünlük edinecek olsa, obür tarafa daha çok silâh satılmak suretiyle, her halde, “gerekli ince ayarların” yapıldığı hususu ayrıca saklı olarak), son toplamda, apaşikâr kârdaydılar.

İran da İrak da, savaşın bedeli olarak, yüz milyar dolar mertebesinde tutarlarlar ödedikleri bir yana, asıl, onbinlerce gençlerini yitirdiler; acılara boğuldular. Malûm, İrak’ın elinde kalmış silâh fazlaları, İrak’ın Kuveyt’i İşgali’ndan başlayarak, “gerektiğince”, çeşitli defalarda, imha ediliverdi… Ayrıca ABD, Saddam’ın Kuveyt’ten çıkarılmasının bedeli olarak, Körfez ülkelerinden yuvarlak yarım trilyon (beş yüz milyar) dolar sağıverdi…

Yuvarlak çeyrek yüzyıl öncesi, Türkiye’de ve burnumuzun dibinde meydana gelen gelişmeleri hatırlatmışken, hele şimdi artık, şu temel teoremi dikkate getirmemiz gayet yerinde olacaktır

Teorem: Enerjinin ya da diğer can alıcı harhangi bir metaın olduğu yerde, muhakkak “siyaset” vardır. Hatta “kirli siyaset” vardır. Hatta hatta, “kanlı siyaset” vardır.

Son olarak, İrak’a, yapılan müdahale sürecinde, durum hemen hiç değişmiş değildir. Yıllar önce kitle imha silâhlarını üretip, İrak’a satanlar, sanki bu silâhları kendileri imal edip satmış değillermiş… Sanki, İrak’ın bu silâhları İran üzerinde, keza kendi halkı üzerinde kullanmasını alttan alttan dürtenler, hatta bu silâhlar o evrede kullanıldığında ses çıkartmayan, daha da fecisi ses çıkartmak isteyenlerin ağızlarını kapatmak isteyeneler, yine kendileri değillermiş de… Bu silâhları, bundan önce İrak’ı yönetenler kendi kendilerine, imal etmişlermiş gibi… Bölgeyi bu silâhlardan arındırmanın ve buradaki diktatörlerin yerine demkorasiyi getirecek olmanın, havvarisi olduklarını fütursuzca ileri süremebilmektedirler…

Şimdilerde petrol fiatlarının yeniden, varili 40 $’ın üstüne çıkması bu çerçevede, gerçekten çok ilginçtir.

Bu durumda şu temel teorem, açıkça ortaya çıkmaktadır.

Teorem: Dünya barışı, bugünkünden çok daha sağlam temellere oturtuluncaya ve sahiden kurumsallaşıncaya kadar, “ormanda” ayakta, hatta hayatta kalabilmek üzere, herkes kendi başının çaresine bakmak zorundadır; demek ki, biz de kendi başımızın çaresine bakmak zorundayızdır.

Ülkemiz için Çıkartacağımız Dersler

Anlatageldiklerimizden ülkemize dönük dersler çıkartmamız kaçınılmazdır.

Bu aşamada, en önce, İsmet Paşa’nın bir sözünü, temel bir teorem niteliğinde olarak anımsamak yerinde olacaktır.

Teorem: (İsmet İnönü) Büyük bir devletle ittifak yapmak, vahşi bir hayvanla aynı yatağa girmeye benzer!..

İsmet Paşa’nın bu sözü, 1963’de Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti Başbakanı olarak, ABD Başkanı Johnson’un kendisine (ABD menşeli uçaklarımızın Kıbrıs’ta, soydaşlarımızı katletmekte olan Rumlar’ın, geriletilmesi maksadıyla, Kıbrıs üzerinde uçurulmaları uzantısında), “Türkiye’ye verilen silâhların, ancak ABD’nin izniyle kullanılabileceğini” vurgulamak üzere yazdığı, incitici mektuptan sonra, telâffuz ettiği, hatırlardadır.

İsmet Paşa’nın bu mektuba, cevabi yazısında, bütün dünyanın kulaklarında yankılanan, şu sözleri sarfettiği de, hatırlanmak yerinde olur:

– Dünya yeni baştan kurulur, Türkiye de orada yerini alır!..

Söz konusu doğrultuda ortaya çıkan idrak uyarınca, kendimize dönük, şu belirlemeyi yapmak, uygun olacaktır.

Teorem: Evvelce hangi iyimser öngörülerle kabul edilmiş olurlarsa olsunlar, hibe, yardım, bağış gibi edinimler; onur kırıcı oldukları bir yana; bilerek bilmeyerek, ayrıca karşılığında kimi zaman istemeden üstlenmek durumunda olduğumuz yükümlülükler saklı olarak, bilhassa bizi atalete sevkettikleri için, son toplamda, “kandırmaca” özelliğindedirler. Daha, yakın zamana kadar, saplarında “Made in bir Yabancı Ülke” yazıyor olarak kışlalarımızda kullanılmakta olan çatal bıçaktan başlayarak, “dostlarımızın” bize “Yapma zahmetine katlanmayın, hiç gereği yok, biz size veririz!” dediği hemen her metaı, bilhassa, ulusal tezgâhalarımızda, “sanayii hiyerarşisinin” sağlıklı yapılanmasına özen göstererek, üretme yolunda, adımlar geliştirmeliyizdir.

Bütün bunlar ne denli yaşamsal olursa olsun, güvenliğimizi tehdit eden en önemli düşman, bünyemizde sosyal yaraların oluşması ve bunların süregen bir özellik kazanmasıdır. Bu hususu da ayrı bir düstur olarak kaydetmek gayet yerinde olacaktır.

Teorem: Güvenliğimizin baş bir düşmanı, yahut öyle ya da böyle tasnif edilegelinen düşmanlar değil; asıl, bünyemizde sosyal adaletsizliklerin oluşması ve bunların süregen bir özellik kazanmasıdır.

Aynı olgu, pek tabii, ayrıca zikredilemeye değer bir çizgide olarak, dünya geneli için de geçerlidir.

Teorem: Neresi olursa olsun orada, nihayet dünya genelinde, güvenliğin baş bir düşmanı, öyle ya da böyle tasnif edilegelinen düşmanlar değil, asıl bünyede, sosyal adaletsizliklerin oluşması ve bunların süregen bir özellik kazanmasıdır.

Savunma, Güvenlik ve Teknoloji ,

Savunma Sanayii’nde, hatta taa Cumhuriyetimiz’in ilk kurulduğu yıllardan başlayarak çok ciddi ve saygıdeğer gayretlerin yükseltilegittiği, malûmdur. Savunma sanayii alanına dönük görüşlerimizi de, elden geldiğince özetlememiz, yerinde olacaktır.1,2

Açık söyleyeyim:

Savunma sanayii alanında, sürdürülegelinmelkte olan değerli gayretlere rağmen, halen tablolar, “tipik kamu sektörü niteliğinde”, “giderleri çok yüksek”, “piyasa dalgalanmalarına karşı duyarsız”, “kişi başına düşük cirosu olan”, “argesiz bir imalat sektörünü” işaret ediyor.

Bu çerçevede olarak şu temel teoremleri behemahal zikretmeliyizdir.

Teorem: Dünya ne kadar globalleşirse globalleşsin, “millilik” bizim için, hava kadar, su kadar hayatidir.

Savunma sanayii, genelde sanayii, ancak belli bir hiyerarşi içinde gelişebilir. Mevcut savunma sanayii, ya da genelde sanayii hiyerarşisine uygun düşmeyen atılımlar, yerli yerine oturamaz; muallâkta kalır; sonuçta pek bir kazanç sağlamaz; tersine kaynak tüketir, ekonomiye yük olur.

Söz konusu kaygıları şu temel teoremde toplayabiliriz.

Teorem: Sivil sanayiiden kuvvet alamayan, bununla iç içe geçmemiş bir savunma sanayii düşünmek, her hal-u kârda abestir; savunma sanayii yapılanması, sivil sanayii hiyerarşisi ile kesinlikle uyumlu olmalıdır. Esasen, sağlıklı bir savunma sanayii yapılanması, kendi içinde civata-vida gibi bir bütün oluşturmak zorundadır. O açıdan, en önce sivil sanayiinin gelişigüzel değil, belli bir hiyerarşiye göre geliştirilmesi beklenir. Savunma sanayii ise, bununla sağlıklı biçimde eklemlendirilmelidir.

Kendi (zaten olmayan) sanayiiden kuvvet almayan, silâh açısından dışa bağımlı bir Osmanlı İmparatorluğu’nun da; savunma sanayiini sivil sanayie entegre edememiş bir Sovyet İmparatorluğu’nun da, son toplamda, göçtüğünü anımsamakta yarar vardır.

Bununla beraber şu hayati teoremi de behemahal kaydetmeliyizdir.

Teorem: Satın alarak dahi olsa, eğer başkasının silâhı ile savaşıyorsanız, günün birinde onun emelleri için savaşmak zorunda kalabilirsiniz.

Böyle bir dram da vardır.

Demek ki, savunma donanımımızı elden geldiğince, ne ki dikkate getirdiğimiz kıstaslar çerçevesinde, kendimiz varedeceğiz, buna gayret sarfedeceğiz.

O halde şu kademeli teorem ortaya çıkmaktadır.

Teorem: Tamamiyle “ulusal” bir yaklaşımla kurulacak, ya da “uluslararası” bir “ittifak” bazında geliştirilecek bir “savunma sanayii”; aşağıdaki “beş temel gereği” yerine getirmelidir.

1) Sivil sanayie entegre olmalı, oradan kökler almalıdır.
2) Sivil sanayii besleyebilmeli, onu yükseltebilmelidir.
3) Kendi içinde entegre (bütünleşik), olmalıdır (yani kopuk kopuk ürünler imaline yönelik olmamalıdır).
4) İyisi, dünya pazarında rekabet edebilmelidir.
5) Kullanıcı ülke açısından “milli” olmalıdır (yani işte, yabancı ya da belli bir lisansla, yapılan bir silâh, söz gelişi, sırf, buna ait “elektronik bir karta” el konarak, battal edilebilinememelidir).

Buradaki ilk üç, hatta (ilk) dört koşul yerine gelmezse, ulusal ya da uluslararası, belli bir ittifak bazında gerçekleştirilecek bir savunma sanayii, ilgili ekonomiye büyük köstek teşkil eder.

Son koşul yerine gelmezse, silâh zaten, hiç lamı cimi yok, göstermelik demektir; merasim işlevi dışında pek bir işlevi yoktur.

Bu çerçevede behemahal çağrışan şu temel teoremi de kaydetmek yerinde olacaktır. , ,

Teorem: Sivil sanayii ile sağlıklı biçimde sarmaşan bir savunma sanayii, bizimki gibi ülkelerde, yapımı çok daha üst teknolojik birikimler gerektiren taarruz silâhlarını değil, bilhassa savunma silâhlarını (örneğin işte öncelikle tank değil, tanksavar yapımını), öne çekmelidir.

Bu savımızla hiç bir biçimde stratejinin başlıca ögelerinden biri olan “Taarruz silâhlarımız olmasın”, demekte değiliz. (Taarruz silâhlarımız tabii olacaktır. Onları, ne denli uzarsa uzasın, “ara bir dönemde”, gerektiğince ve tabii akıllıca, satın alabiliriz.) Burada, sadece “Savunma sanayii hamlelerimiz, sivil sanayii ile öteki türlü olacağına oranla saha sağlıklı bir uyum sağlamak zorunda olduğu için, öncelikle, savunma silâhlarının yapımını hedef almalıdır”, demekte olduğumuza dikkat edilmelidir.

Demin dikkate getirdiğimiz sanayii hiyerarşisi ile bağdaşmazlık, en kolay böyle bertaraf edilebilir.

Ayrıca taaruz silâhları, savunma silâhlarından yuvarlak bire yüz daha pahalıdır; bunlara ilişikin imalât tesislerinin gerektireceği yatırımlar arasında da benzer bir oran geçerlidir. Dolayısıyla, savunma silâhlarının yapımı nisbeten daha kolaydır; daha gerçekçidir; daha akılcıdır.

Burada bir de şu hayati teoremi belirtmezsek, çözümlememizi eksik bırakmış oluruz.

Teorem: Sağlam bir savunma ve güvenlik, en önce “yurtta ve dünyada istikrarın sağlanması” ile, tesis edilebilir.

Yoksa, işte bize helikopter satanlar, götürür, terorist olarak kışkırttıklarına, roketatar veriverirler… Bize güvenliğimiz için ucuz fiatttan muhrip ikram edenler, husumet ayakta tutulmaya mesai sarfedilirken, komşumuza da gidip, “Bak ötekinin muhribi var, senin de muhakkak olmalı” diye, “yüksek maharetli bir tezgâhtarlıkla” müşteri kızıştırdıktan sonra, ona da sonunda, “soyluluk” pek tabii kendilerinde kalacak olarak, yine ucuz fiatttan, bir muhrip ikram edip, satıverirler…

Bütün bu denklemler saklı olarak, yine de savunma donanımızı, elbette varedeceğiz. Ne ki, bugünümüzü, işte her bir savunma sanayii kalemi itibariyle, demin sırladığımız teoremlerin ışığında, tartacağız.

Dikkate getirdiklerimize, behemahal şu hayati teorem eklenmelidir.

Teorem: Bir ordunun asıl gücü, sahip olduğu silâhlar değildir; onun gerisinde duran, bunları yapabilme kabiliyetidir.

Bu çalışmada dikkate getirilen tüm teoremler, Gazi’nin, TBMM’nin alnına yerleştidiği ve “demokrasinin” mükemmel bir tanımı olan düstur uzantısında vazedilecek şu temel teorem, tüm dünyada benimseninceye kadar, geçerli kalacaklardır.

Teorem: Hakimiyet kayıtsız şartsız, orada burada, kitlelerin daraltılması pahasına palazlanmış üç beş egemenin değil, yek vücut olmuş Büyük Dünya Ulusu’nundur.

“Yurtta sulh, cihanda sulh” hedefinin gerçekleşmesinin, vazgeçilmez koşulu budur.

Bizim için, “globalleşme” de budur…

Bu Haberi Paylaşın;

Hakkında; ÜLKEDE GÜNDEM

Tüm yazıları; ÜLKEDE GÜNDEM →

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir