Erdoğan Toprak’tan Güncel Değerlendirmeler….

İÇ POLİTİKA

  1. Türkiye Turizm, Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TTTGA) yasa teklifi, sektörün tepkisine yol açtı!
  2. SETA’nın Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları Raporu medyanın sesinin tamamıyla kısılmasına yönelik bir çalışmadır!

DIŞ POLİTİKA

  • Hükümet; S-400 füze sistemleriyle ilgili olarak, çıkış yolu arıyor!
  • S-400’ler için “Barış Konuşlanması” formülü!
  • Türkiye, en fazla iltica başvurusu yapan beşinci ülke konumundadır!
  • Suriye ve Irak ile ilişkilerimizdeki sorunlara Libya da eklendi!
  • Mareşal Hafter’in resmi Sözcüsü, Türkiye’yi “düşman” olarak ilan etti!
  • Yeni AB yönetimi, Türkiye’ye mesafeli isimlerden oluşuyor!
  • Türkiye ile Mısır arasında tırmanan gerilim her iki taraf açısından da ciddi kayıplara neden olmaktadır.
  • Türkiye’nin Mısır’a ihracatı artıyor!

EKONOMİ

  1. 39 yıl sonra ilk kez bir MB Başkanı KHK’yla görevden alındı. İktidar, MB’nin kasasına el koymuştur!
  2. Temmuz maaş zamları milyonlarca çalışanı, memur ve işçiyi, emekliyi enflasyona ezdirdi!
  3. En düşük ve en yüksek maaşlılar arasındaki zam farkı dört kata ulaştı!
  4. 2008’de yürürlüğe konan Sosyal Güvenlik Yasası’nın en temel fonksiyonu, emekli maaşlarını düşürmek oldu!
  5. İktidar, bütçeyi ayakta tutabilmek için olağanüstü faizlerle borçlanıyor!
  6. TÜFE/Yİ-ÜFE arasında 10 puanlık fark, enflasyondaki düşüşün kalıcı olmadığını gösteriyor!
  7. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri hızla erimeye devam ediyor.
  1. TTTGA Yasa Teklifi ile sektörün görüş ve değerlendirmeleri, önerileri alınmaksızın, bütçe dışı, Sayıştay denetiminden ve Kamu İhale Yasası’ndan muaf ciddi bir kaynak hükümetin kullanımına sunulmak istenmektedir.

AK Parti Grubu tarafından getirilen Türkiye Turizm, Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TTTGA) yasa teklifi, belirsiz ve muğlak maddeler yanında, yangından mal kaçırırcasına hemen uygulamaya girecek parasal kesintilerle, sektörün kârına ve kaynaklarına el koyup, mali açıdan sıkıntıya sokacak düzenlemeler içermektedir. Teklif gerekçesinde dile getirilenlerin aksine, oluşturulacak bütçe ve denetim dışı fonun iktidar tarafından keyfi şekilde kullanımını öngören maddeler,  turizm sektörünün tepkisine neden olmuştur.

Yasa teklifi, her alandaki (otel, yeme-içme, konaklama, seyahat, rehberlik, acentelik, tur operatörlüğü vb.) turizm işletmelerinin faaliyetlerinden elde ettiği gelirler üzerinden, “TURİZM PAYI” adıyla Ağustos 2019’dan itibaren zarar dahi etse yüzde 0,5 kesinti yapılarak TTTGA fonuna aktarılmasını içermektedir. Teklifle, TTTGA’nın “bakanlık bünyesinde ilgili kuruluş olarak ancak özel hukuk tüzel kişiliğini haiz” olması öngörülmesine karşılık, kaynakları bakanlık bütçesinde görünmeyen, yönetim ve icra kurulunda Bakan, Bakan Yardımcısı, Turizm ve Tanıtma Genel Müdürü ile iktidar ağırlıklı bir karar mekanizması oluşturulmaktadır.

Harcamalara karar verme yetkisi bakana tanınmaktadır. Sektör kurumlarının yönetim ve icra kurullarında temsili göstermelik olup, karar mekanizmalarında, kaynakların harcanmasında söz sahibi olamayacaklardır. Turizm Payı kesintisinin hemen Ağustos ayından uygulamaya konulmak istenmesi, bir tür ek vergi niteliğindedir ve sektörün tüm sezonluk fiyat, ödeme vb. planlamalarını alt üst edecektir. İlk etapta yönetim ve icra kurulunu belirleme yetkisi Bakana verilmekte, 6 ay içinde genel kurul ve yeni yönetim öngörülmektedir. Bu da en az6 AY FON VE KAYNAKLARININ BAKAN VE BÜROKRATLARIN KULLANIMINDA olması anlamına gelmektedir.

Sektör STK’ları (TÜRSAB, TUROB, TÜROFED, TTYD, TOSHİD, DTB vb.) gerek AK Parti Grup Başkanlığı’na gerekse TBMM Başkanlığı ve diğer gruplara yazdıkları mektupla, teklifte yapılmasını istedikleri değişiklikleri,

  • Yönetimde en geniş şekilde temsil,
  • Oluşacak kaynağın harcanmasına yönelik kararlarda söz sahibi olma,
  • Harcamaların ve yapılacak ihalelerin denetime tabi ve açık olması,
  • Turizm payı kesintisiyle ilgili maddenin sezon ortasında tüm hesap ve planlamaları alt üst edeceği,
  • Haksız rekabete yol açacağı,
  • Ek maliyet getireceği, gerekçesiyle 1 Ocak 2020’den itibaren yürürlüğe girmesi taleplerini ve haklı itirazlarını dile getirmektedir.

Teklifte yüzde 0,5’lik Turizm Payı kesintisi yanında, TTTGA’ya genel bütçeden de kaynak aktarılacağı hükmü olmasına karşılık, bunun oranı ve tutarı belirsizdir.Sektör temsilcileri, kendilerinden alınacak kesintinin “yarısından az olmamak kaydıyla, genel bütçeden fona kaynak aktarılacağı” hükmünün yasada yer almasını istemektedir. Yasa teklifinin geri çekilerek, Sektörü temsilcilerinin, STK’larının ve kurumlarının görüş, öneri ve taleplerinin de yer alacağı şekilde yeniden düzenlenmesinin elzem olduğunu ifade etmektedirler.

İktidarın bütçe dışı, denetimsiz, şeffaf olmayan, kamu ihale yasasından muaf, özel şirket statüsünde ancak kendisinin kontrolünde ve keyfi harcamaya müsait yeni kaynaklar oluşturma alışkanlığının son örneği TTTGA’dır.

  • Türkiye Varlık Fonu,
  • İşsizlik Sigortası Fonu,
  • Bireysel Emeklilik Fonu,
  • Kredi Garanti Fonu, vb.
  • Türkiye Turizm, Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TTTGA)?

Bu Fon’larınamaç dışı kullanım yönünden akıbetleri bellidir.TTTGA’nın da aynı akıbete uğramaması için kanun teklifi geri çekilerek, sektörün ve tüm paydaşların görüş ve önerileri alınarak yeniden düzenlenmelidir.

Kaldı ki; 1985’ten bu yana benzer amaçla kurulan“Tanıtma Fonu”mevcuttur ve 2018’te 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bu fonun kaynaklarının kullanımı ve yönetimi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına bağlanmıştır.Var olanıreforme etmek yerine alelacele yeni bir fon oluşturmak kaynak ve enerji israfıdır!

  • SETA tarafından yayınlanan Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları Raporu gazetecilerin fişlenmesi, medyanın sesinin tamamıyla kısılmasına yönelik bir çalışmadır.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) tarafından yayınlanan raporda; “Türkçe yayın yapan uluslararası medya kuruluşlarının kritik olaylar karşısındaki tavrı ve görev verdiği kişiler, ayrı bir araştırma konusudur. Bu mecralar Türk medyasında mesai harcamış kişiler aracılığıyla ülkedeki faaliyetlerini yürütmektedir. Çalışan profili, kuruluşun Türkiye’deki imajını oluştururken mecranın kritik olaylarda ortaya koyduğu haber dili üzerinde de belirleyicidir.”denilmektedir. Diğer deyişle BBC, DeutscheWelle (DW), Sputnik, Independent, Voice of America (VOA), France 24, Euronews, ChinaRadio International (CRI) vb. uluslararası yayın kuruluşlarının Türkçe yayınları, iktidara muhalif medya kuruluşları olarak tasnif edilerek, Türkiye’deki muhalif medyanın “bileşenleri” şeklinde tasnif edilmektedir. Son dönemde çok sayıda deneyimli gazeteci, televizyoncu işten çıkartılmış, bazıları uluslararası medya kuruluşlarının Türkçe servislerinde telifli ya da sözleşmeli çalışarak yaşamlarını idame ettirmektedir. Yıllardır Türkçe servisleri faaliyette olan BBC, VOA, DW, Euronews gibi kuruluşların şimdi gündeme getirilerek, muhalif medya diye tanımlanması, buralarda çalıan gazetecilerin suç örgütü üyesiymiş gibi isim isim listelenerek hedef gösterilmesi kabul edilemez bir durumdur. İktidar kontrolündeki medya kuruluşlarının, televizyonların tek sesli ve tek merkezden yönlendirilen yayınlarının artık kamuoyu ve toplum nezdinde inandırıcı, güvenilir bulunmadığı, ısmarlama haberlerin kamuoyunu etkilemede başarılı olamadığı 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde açık şekilde ortaya çıktı. İktidara yakınlığı açıkça bilinen, finanse edilen bir düşünce kuruluşunun zamanlama açısından tam da bu aşamada böyle bir rapor yayınlaması, yüzlerce deneyimli gazeteciyi hedef göstermesi, medyaya yönelik yeni bir baskı dalgasının işareti olarak görülmelidir. Kamu bankalarının milyar dolarlık kredileriyle finanse edilen medya sahipliğindeki el değiştirmeler, kamu kaynaklarından ve reklam-ilanlarından beslenen iktidar medyası, giderek iktidarın ve ülkenin sırtında ağır bir yüke, etkisiz bir medyaya dönüşmüştür.

  • Rusya’dan alınacak S-400 füze sistemleriyle ilgili olarak;Beyaz Saray’danyapılan açıklamalara göre, ABD’nin ambargo ve yaptırım tehditleri devam ediyor. Hükümet, en az hasarla çıkış yolu arıyor!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın G20 zirvesinde Trump ile yaptığı görüşmeden sonra yansıtılan havanın, S-400’e endeksli, yaptırım ve ambargonun devreye girmeyeceği algısının yanlışlığı ortaya çıktı. Ancak alınacak sistemin ne yapılacağı konusunda iktidarın kafa karışıklığı içinde olduğu gözleniyor. Bir yandan sistemin tüm bileşenleriyle aktif hale gelecek şekilde kurulacağı ancak barış zamanlarında, bakım, tatbikat gibi olaylar dışında açılmayacağı dile getirilirken, diğer yandan S-400’lerin Rusya’dan alınmasına aktive edilmeyeceği ifade ediliyor.Türkiye füzeleri aktive etmemesi, durumunda ABD’nin Türkiye’ye Patriot satması ve ekonomik yaptırımların ertelenerek Serbest Ticaret Anlaşması görüşmelerine başlanması söz konusu olabilecek.Bu arada ABD medyasında yer alan bazı haberlerde,Türkiye’nin S-400 bataryalarını Libya’da Trablus ve Misrata’ya konuşlandırması olasılığından söz edilmesi dikkat çekici!Milyarlarca dolarlık bir sistemin gösteriş olsun diye alınıp bir kenarda tutulması yanında, ABD’nin gönlünü almak için yine milyarlarca dolara Patriot almak, 100 adet Boeing uçağı sipariş etmek, iktidarın kendi yanlışlarının açmazında iyice sıkıştığını gösteriyor.

  • İktidar medyasında yer alan haberlerde S-400’ler için “Barış Konuşlanması” tarifi yapılmaktadır. Bu tarife göreS-400’ler, güvenlik risklerinin yoğunlaştığı dönemlerde veya savaş durumlarında açılacak.

Bu formülle ABD ile yaşanan S-400 krizinin hafifletilmesi için orta yolu bulunmuş olacak. S-400’lerin Rusya’dan alınmasına rağmen depoya kaldırılarak kilitli tutulacağı anlamına gelmediği,herhangi bir bölgeye veya bölgelere kurulacak olan sistemlerin çok kısa bir reaksiyon süresi içinde aktif hale gelebileceği, dile getiriliyor. Sistemin Kahramankazan ilçesindeki Mürted Hava Üssü’ne kurulma seçeneğinin öne çıktığı, Mürted Hava Üssü’nün teknik altyapı donanımı, stratejik konumu ve olası hava saldırılarına karşı coğrafi mesafesi nedeniyle tercih edildiği ifade ediliyor. Buradaki “coğrafi mesafenin” ise Cumhurbaşkanlığı Saray’ının koruma altına alınmasını içerdiği kaydediliyor.

Sistemi Rusya’dan aldığımıza göre, Rus saldırısı beklenmemektedir. Kaldı ki, Rus savunma sistemi Rus saldırısına karşı nasıl kullanılacak sorusunu sormak bile anlamsız.  Dolayısıyla coğrafi mesafe itibarıyla Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin korunmasını da sağlayacak Rus sistemini bir şekilde konuşlandırmanın gerisinde nasıl bir saldırı beklentisi ya da öngörüsü yatmaktadır?Madem ABD ile NATO’da müttefik ve stratejik ortağız. NATO ya da ABD’den saldırı beklemiyoruz. Rusya ile dostuz, güvendiğimiz için ordumuz NATO sistemi içinde olmasına karşılık, hava savunma sistemini Rusya’dan alıyoruz. Dolayısıyla Rusya’dan da bir saldırı beklemiyoruz.O zaman bu savunma sistemi neye ve kime karşı korunmak ve savunmak için. 3 milyar doları aşan parayı ne için ödüyoruz?

  • Almanya’ya yönelik iltica başvurularındaki artış, Türkiye’nin uluslararası konumunu ve görüntüsünü negatif etkilemektedir. Türkiye, en fazla iltica başvurusu yapan beşinci ülke konumunda bulunmaktadır.

Ülkemizden Almanya’ya iltica başvurusu yapanların sayısı bu yılın ilk yarısında 2018’e göre artış gösterdi. Bu yılın Ocak-Haziran ayları arasında Almanya’ya toplam 72 bin 953 iltica başvurusunun yapıldığını açıklayan Alman İçişleri Bakanlığı Türkiye’nin en çok başvuru alınan ülkeler arasında, Suriye, Irak, Nijerya ve Afganistan’dan sonra beşinci sırada yer aldığına dikkat çekmektedir.Türkiye’nin önünde yer alan ülkelere bakıldığında hemen hepsi savaş, göç, geri kalmışlık, can güvenliği ve demokrasinin olmadığı ülkelerdir ve Türkiye’nin sıralamada bu ülkelerle birlikte yer alması oldukça üzücüdür.Ocak-Haziran döneminde Türkiye’den Almanya’ya 4 bin 969 iltica başvurusu yapıldı. 2018 yılının ilk altı ayında Almanya’ya yapılan iltica başvurularının sayısı 4 bin 329 olarak gerçekleşmişti. Yüzde 15’lik bir artış söz konusu!

Bir yandan 5 milyona yakın Suriyeli, Iraklı, Afgan, İranlı mültecilere ev sahipliği yapan Türkiye’nin, kendi yurttaşlarının mülteci konumuna geçmesi ve her yıl iltica edenlerin sayısının artması üzerinde durulması gereken bir konudur. İktidarın bu açıdan demokratik yönetim, yargısal süreçler, KHK uygulamaları, ekonomik sıkıntılar vb. açılardan süreci ele alması ülkemizden ilticaların neden arttığı konusunda kendi politikalarını sorgulaması gerekmektedir.

  • Suriye ve Irak ile ilişkilerimizdeki sorunlara Libya da eklendi! Libya’daki iç savaşta taraf konumuna gelen Türkiye’nin Libya bataklığına sürüklenmesi, ülkemiz adına yapılacak en büyük yanlışlardan birisi olacaktır.

Türk uçaklarına hava sahasını ve gemilerimize limanları kapatma kararı alan Libya’daki ikili yönetimin Mareşal Halife Hafter kanadı, geçen hafta 6 Türk vatandaşını rehin aldı. AKParti iktidarının 2011’de yanlış hesaplarla başlayıp, bugün giderek bir bataklığa dönüşmek üzere olan Libya politikasıyla Türkiye Libya’da savaşan taraflardan birisinin yanında doğrudan yer alarak oldukça riskli bir konuma geçti.Libya’da vekil güçler üzerinden yürütülen vekalet savaşlarında Rusya ve pek çok batılı ülke tarafların arkasında yer alırken, Türkiye açıktan sahada görünmesi, Trablus yönetimine silah ve para desteğini doğrudan ilan etmesi Türkiye’yi hedef haline getirmektedir.

Müteahhitlerimizin 19 milyar dolarlık alacağını garanti etmek için Libya müdahalesine ortak olma adımını atan iktidar, ABD ve CIA destekli Mareşal Halife Hafter güçleriyle rakip konuma geldi.

  LİBYA  
TRABLUS YÖNETİMİ Türkiye ve Katar destekli İslamcı, İhvancı Müslüman Kardeşler Milli Mutabakat Hükümeti     TOBRUK YÖNETİMİ ABD-CIA MISIR-SUUDİ ARABİSTAN-BAE destekli Libya Ulusal Ordusu
Fayiz Mustafa es Sarrac   Mareşal Halife Hafter

Libya’da çift başlılıktan istifade, Yunanistan’ın Libya’nın kıta sahanlığını oldu bitti ile kendi sahasına kattığı iddialarıyla birlikte giderek süreç kızışıyor. Libya, Yunanistan’a karşı Libya karasularını korumak için uluslararası yargı yoluna gidebilir. Türkiye’nin bu süreçte Libya’nın bölünmesine yol açacak gelişmelerin içinde yer alması ülkemizi LİBYA BATAKLIĞINAdaha çok çekecektir.

  • Libya’da şiddetlenen çatışmalar ve Mareşal Hafter’in resmi sözcüsünün Türkiye’yi “düşman” olarak ilan ettiklerini açıklaması, Libya sorununun giderek daha sıcak bir hale geldiğini gösteriyor!

Trablus’taki Milli Mutabakat Hükümetinin Başbakanı Fayiz Mustafa es Sarrac geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Erdoğan, Türkiye’nin Trablus yönetimine desteğini yineledi, imzalanan askeri işbirliği anlaşması çerçevesinde silah yardımı yapıldığını, bunun devam edeceğini ifade etti.Libya’daki gelişmeleri Putin ile değerlendirdiğini açıkladı.Rusya resmi olarak Trablus ve Tobruk yönetimlerinden herhangi birisine destek açıklamasa da Mareşal Hafter güçlerine destek sağladığı biliniyor. Putin’in yaptığı açıklamada İdlib’teki cihatçı milislerin Libya’ya akın ettiğini, İhvan, El Kaide ve İslamcı Trablus yönetimine bağlı güçlerin saflarında çatışmalara girdiğini açıklamasının ardından Erdoğan-Putin görüşmesinin gerçekleşmesi oldukça dikkat çekici! Putin’in İdlib’ten Libya’ya cihatçı akını açıklaması aynı zamanda örtülü şekilde Türkiye’nin suçlanması, Türkiye’nin buradaki cihatçıların Türkiye’nin resmi desteğini ilan ettiği Trablus yönetimi saflarında çatışmaya gitmelerine izin vermek, göz yummakla itham edilmesi anlamına geliyor!

  • AP oylamasıyla göreve başlayacak yeni AB yönetiminin hemen tamamının Türkiye’ye mesafeli isimlerden oluşması, ikili ilişkilerde ve AB ile üyelik müzakerelerinde umutlu olmayı zorlaştırmaktadır!

28 AB ülkesinin liderleri AB Hükümet Başkanı statüsünde olan AB Komisyon Başkanlığına, Almanya Savunma Bakanı Ursulavon der Leyen’in atanmasını kararlaştırdı.AB Konseyi Başkanlığına Charles Michel, AP Başkanlığına SergeiStanishev, AB Yüksek Temsilciğine JosepBorrell, Avrupa Merkez Bankası Başkanlığına ise IMF Başkanı ChristineLagarde’ın atanması konusunda mutabık kaldı.AB’nin Brüksel’deki üst yönetimine getirilen isimlere baktığımızda hemen tamamının Türkiye’ye ve Türkiye’nin AB üyeliğine mesafeli isimler olduğu görülüyor.Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Türkiye-AB ilişkilerinde hedeflenen normalleşme sürecinin hızlandırılması, Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerinde mesafe alınması ve yeni fasılların açılması, Vize Serbestisi, Gümrük Birliği Anlaşması’nın revizyonu gibi gündemdeki kritik konularda olumlu gelişmelerin sağlanması güç görünüyor.

Türkiye’nin kendi inisiyatifi ile demokratikleşme, yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin güçlendirilmesi, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, medya özgürlüğünün tesisi, düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılarak cezaevlerinde bu yüzden tutuklu gazeteci, aydın, akademisyen ve siyasetçilerin tahliyesi gibi konularda adımlar atması, doğru olacaktır.Böyle bir politika ve stratejinin devreye sokulması AB’yi Türkiye ile ilişkileri gözden geçirmeye, dışlayıcı tutumundan vazgeçmeye yönlendirecektir.

  • Türkiye ile Mısır arasında tırmanan gerilim her iki ülkenin de çıkarlarına hizmet etmediği gibi, bölgesel sorunlarda, ekonomi ve siyasi ilişkiler alanında çok etkili olabilecek işbirliğinin yolunu kesmektedir.

Türkiye ve Mısır arasında 2012’den bu yana ilişkilerin kopuk olması, işbirliği yerine yıkıcı rekabet ve gerginliklerin ilişkilerde belirleyici olması her iki taraf açısından da ciddi kayıplara neden olmaktadır.100 milyonluk nüfusuyla Arap ülkelerinin lideri konumundaki Mısır, bölgenin en kalabalık nüfusa sahip ülkesi olsa da iki ülke arasındaki benzerlikler farklılıklardan fazladır.Mısır nüfusunun yaklaşık yüzde 12’sini oluşturan ikinci etnik ve dini kesimi oluşturan Hıristiyan Kıptiler ülke dışında özellikle ABD ve Kanada’da, ağırlıklı olarak güçlü bir Hristiyan Mısırlılar Lobisini oluşturmuş durumda.Aynı zamanda batılı ülkelerin yanı sıra bölge ülkelerine de büyük göç veren Mısır bu açıdan da Almanya başta olmak üzere Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesine dağılmış Türk vatandaşlarıyla benzer bir tablo sergiliyor. Başta Suudi Arabistan, Libya ve Körfez ülkeleri olmak üzere, ABD, Kanada, Avrupa ve diğer ülkelerde 6 milyondan fazla Mısırlı yaşıyor.Türkiye’nin Asya ve Avrupa’da topraklarının olmasına benzer şekilde Mısır da coğrafi olarak iki kıtaya yerleşik ve topraklarının ana bölümü Afrika’da, Sina yarımadası ise Asya’da yer alıyor.

Arap-İsrail savaşları, kesintisiz süren askeri darbeler ve diktatörlükler, bir zamanlar Ortadoğu’nun en gelişmiş, entelektüel ve müreffeh toplumu olarak adlandırılan Mısır’ı ekonomik anlamda bölgesel rakipleri Türkiye ve İran’ın çok gerisine düşürdü.Türkiye ile Mısır arasında 2005 yılında imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması ile iki ülke ekonomik ilişkileri yeni bir döneme girmiş iken, o dönemde diplomatik anlamda da iki ülke arasında sorunlu, çatışmalı alan olmadığından ilişkiler her açıdan oldukça ileriye taşınmıştı.

Mübarek rejiminin devrilmesiyle sonuçlanan Arap Baharı sonrasında ise Türkiye-Mısır ilişkileri ekonomik ve siyasi açıdan zirveye ulaşmıştı. 2013 Temmuz’unda Abdulfettah el Sisi’nin gerçekleştirdiği darbe, iki ülke ilişkilerinde bir kırılma noktası oldu. Yönetim, Mısır’ın legal cumhurbaşkanı olarak Mursi’yi tanıdıklarını açıkladı. Sudan, Libya, Doğu Akdeniz’deki gaz arama çalışmaları, Katar’daki Arap ablukası iki ülkeyi karşı karşıya getiren yeni gerilim unsurları oldu.2017’deki Katar ablukası bölgede Türkiye ve Mısır’ın liderliğinde iki blokun doğmasına sebep oldu. Türkiye-Mısır rekabeti ön planda görünse de perde arkasında birbirine karşı üç Körfez ülkesi önemli bir rol oynuyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Mısır dış politikasını ve Türkiye ile ilişkilerini etkilerken, Katar da Türkiye’nin Ortadoğu politikasını etkiliyor.Son dönemde tırmanan gerilim:Doğu Akdeniz ve bu bölgedeki enerji mücadelesi! Mısır, kendi karasuları Türkiye’nin arama faaliyetlerinden etkilenmemesine rağmen GKRY, İsrail ve Yunanistan ile birlikte Türkiye karşıtı cephede yer almayı tercih ediyor. Siyasi sorunların başında ise hükümetin Müslüman Kardeşler’e verdiği destek geliyor.

  1. Türkiye-Mısır ilişkilerindeki sıkıntılı tabloya ve rekabete rağmen ekonomik ilişkiler ivme kazanmaya devam ediyor. Türkiye’nin Mısır’a ihracatı türlü engellemelere ve kısıtlamalara rağmen artıyor!

2018’de 5 milyar doların üzerine çıkan ikili ticaret hacminin bu yıl daha da artması söz konusu. Mısır’da halen 200’den fazla Türk şirketi tekstil, kimyasallar ve hijyen malzemeleri üretimi gibi alanlarda faaliyet gösteriyor.  İkili ilişkileri iyileştirme konusunda atılacak adımlar, Libya ve Sudan’da rekabet yerine işbirliği hem bu ülkelere istikrarın daha kısa sürede gelmesine zemin hazırlayacak hem de Türkiye-Mısır rekabeti yerine işbirliği sayesinde pek çok bölgesel sorunda çözüm adımlarının atılması kolaylaşacak.Bu nedenle iktidarın Mısır ve diğer ülkelerin içişlerine karışarak sorunlarda taraf olmak yerine karşılıklı saygı ve işbirliğine dayalı dış politikaya dönmesi, Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve bölgesel çıkarlarını önde tutması ilişkileri normale döndürecektir.Aynı zamanda ülkemizin ekonomik sıkıntılarını çözmesine, ihracat gelirlerini artırmasına, yeni pazarlara daha güvenli ve geniş çaplı erişimine olanak sağlayacaktır.

  1. 12 Eylül askeri yönetiminin görevden aldığı MB Başkanı İsmail Hakkı Aydınoğlu’ndan bu yana, 39 yıl sonra ilk kez bir MB Başkanı KHK’yla görevden alındı. İktidar, MB’nin kasasına el koymuştur!

CB Erdoğan tarafından 6 Temmuz Cumartesi günü yayınlanan karar ile Merkez Bankası (MB) Başkanı Murat Çetinkaya “kurumsal hedeflere ulaşamadığı” gerekçesiyle görevden alınırken, yerine MB Başkan Yardımcısı Murat Uysal atandı.12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında, beş darbeci generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi (MGK) tarafından görevden alınan İsmail Hakkı Aydınoğlu dışında, bugüne kadar görev süresi dolmadan ya da kendisi istifa etmeden görevden alınan MB Başkanı yok. Erdoğan’ın 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından MB yasasında yapılan değişiklikle, daha önce Bakanlar Kurulu kararıyla ve 5 yıl süreyle atanan MB Başkanlarının görev süresi 4 yıla indirilirken, atama yetkisi de tek başına Cumhurbaşkanına verildi.MB Yasası’nın 27 ve 28’inci maddelerine göre, başkanlar kendilerinin istifası dışında, ticaretle uğraşmaları, yolsuzluk yapmaları, casusluk yapmaları, adi bir suçtan mahkûm olmaları, bir başka ticari işletme ya da bankada hissedar olmaları veya görevlerini yerine getirmeyecek derecede sağlık sorunlarının olması halinde görevden alınabiliyor. Resmi gazetede yayınlanan Erdoğan imzalı kararda; “MB Başkanı Murat Çetinkaya’nın, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ek 35’inci maddesi ile 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 2’nci maddesi gereğince görevden alındığı” belirtiliyor. Bir anlamda CB kararı MB yasasının üzerinde.Çetinkaya’nın görevden alınması, MB yasasında yer alan kriterler çerçevesinde değil, 375 sayılı KHK’ya göre gerçekleştirilirken, MB Başkanı da “KHK’lı” ve bir anlamda kendisine “Bu işi beceremedin” denilerek başkanlıktan uzaklaştırılıyor. Bu görevden alma işlemi, 24 Haziran 2018 seçimleri sonrasında geçilen yeni yönetim modeli çerçevesinde, MB’nin kurumsal bağımsızlığının ortadan kalktığı, tek kişinin kararı ve imzasıyla, hiçbir kurum ya da kişi açısından yasa güvencesinin kalmadığını ortaya koyuyor. CB Erdoğan, 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri sırasında faizleri yeteri kadar düşürmediği için MB’yi hedefine almış, hesap soracağını söylüyordu.25 Temmuz’da yapılacak Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı öncesinde MB Başkanının görevden alınması bu açıdan dikkat çekici ve anlamlıdır.  

  1. TÜİK’in kamuoyunda tartışılan ve inandırıcı bulunmayan enflasyon verileri üzerinden gerçekleştirilen Temmuz maaş zamları milyonlarca, çalışanı, memur ve işçiyi, emekliyi mağdur ederek, enflasyona ezdirdi!

TÜİK’inaçıkladığı aylık %0,03’lük Haziran enflasyonuyla birlikte yıllık yüzde 15,72’ye gerilediği ilan edilen Haziran enflasyonu sonrasında, yaklaşık 12,5 milyon emekli ile 4,5 milyon kamu çalışanı için ikinci altı aylık maaş zamlarının uygulamaya gireceği Temmuz ayı mağduriyetin tescillendiği ay oldu.İktidar enflasyondaki gerilemeyi bahane ederek, SSK ve Bağ-Kur emeklilerine, ilk altı aylık enflasyon olan yüzde 5,01 oranında zam yapılacağını açıkladı. Memur ve memur emeklileri ise Kamu Kesimi Çalışanlarıyla yapılan Toplu Sözleşme çerçevesinde yüzde 4 olarak uygulanan ilk altı ay zammı nedeniyle yüzde 5 olan ilk yarı enflasyonuna ilave olarak yüzde 1,01’lik enflasyon farkı ile birlikte yüzde 6 alacaklar. En dezavantajlı durumdaki taşeron işçilerin maaş artışı ise iktidarın çıkarttığı taşeron işçilerin kadroya geçirilmesi uygulamasıyla yüzde 4 ile sınırlanmış bulunuyor.

  1. Ücretli-maaşlı ve emeklilere uygulanan yüzdelik zam nedeniyle, en düşük maaş alanlarla en yüksek maaşlılar arasındaki zam farkıyaklaşık dört kata ulaştı!

Örneğin maaşı 1.100 TL olan bir emeklinin Temmuz ayında yapılan yüzde 5 zamla, maaşında 55 lira artış oldu. 4 bin TL alan emeklinin maaşında ise, yine 5 zamla 200 lira artış söz konusu. Aynı durum, memur ve işçi maaşları için de geçerli. Türkiye’de memur maaşı 3 bin, öğretmen maaşı 3 bin 500 TL iken uzman maaşı 6 bin, genel müdür maaşı ise 10 bin TL civarında. Bu çalışanların hepsine yüzde 6 artış uygulanması sonucu, memur 180 TL, genel müdür 600 TL zam alacak. Bu durumun her altı ayda bir tekrarlandığını dikkate aldığımızda, ücretli-maaşlı kesimdeki maaş farkı giderek büyüyor. Hem emekliler hem de çalışanlar arasında maaşlar açısından makas sürekli açılıyor. Geniş bir kesim yoksullaşıp, enflasyon karşısında ezilirken, bir kesim ise en azından enflasyona karşı mevcut durumunu muhafaza etme şansına sahip olabiliyor. Yüzdelik zam ya da manipüle edilmiş enflasyona endeksli zamlar yerine ücret artışlarında adaleti ve eşitliği sağlamanın yolu herkese eşit miktarda artış sağlayacak seyyanen zam uygulamasına geçmektir.

Böylece işçi, emekli ve memur maaşları arasındaki farkın büyümesi önlenecek, refah ve gelir paylaşımında kısmi ve nispi de olsa adil bir çözüm sağlanacaktır.Kaldı ki, Temmuz ayındaki maaş zamlarına yansımaması, enflasyon farkı doğmaması için hükümetin Haziran ayının son haftasına yığdığı, elektrik, doğal gaz, akaryakıt, çay, şeker vb. zamları TÜİK’in ayda iki kez yaptığı fiyat derleme takvimin sonrasına sarktığı için Haziran ayı enflasyon hesaplamasına dahil edilmedi. O yüzden de Haziran ayında binde 3 gibi pazarın, marketin, ekonominin gerçekleriyle örtüşmeyen bir aylık enflasyon açıklandı.Oysa bu zamların yansıması Temmuz ayı enflasyonu açıklandığında net şekilde görülecektir ve milyonlarca kişiye yapılan Temmuz maaş artışları daha bir ay sonra eksiye düşecektir.

İktidarın zamanlama oyunlarıyla Haziran enflasyonuna dahil etmediği zamlardan doğan farkı seyyanen tüm maaşlara yansıtarak ek ödeme yapması mağduriyetlerin kısmen giderilmesi için şarttır.

  1. AK Parti İktidarının 2008 yılında yürürlüğe koyduğu Sosyal Güvenlik Yasası’nın en temel fonksiyonu, emekli maaşlarını düşürmek oldu. Yıllar içinde emekli maaşları 600-700 TL bandına kadar geriledi.

Geçmiş yıllarda asgari ücret seviyesindeki emekli maaşları, asgari ücretin üçte birine kadar indi. Nitekim hükümet, uyarılarımızlabu yılbaşında 18 Ocak’ta yaptığı düzenlemeyle 1.000 TL’nin altında emekli maaşı olmaması, aradaki farkın Hazine tarafından karşılanması ve SGK’ya destek ödeneği aktarması uygulamasına geçti. Asgari ücretin bile net 2.020 TL olduğu bir tabloda 1.000 TL’nin altında emekli maaşı kabul edilemez. Ancak iktidar bunu yaparken bile emekliye karşı samimi olmadığını gösterdi. Taban emekli maaşını artırmak yerine 1.000 TL sınırını getirerek bu emeklilere daha düşük zam verilmesi, gerçek maaşları 1.000 TL’nin üzerine çıkana kadar zamlardan yararlandırılmaması yoluna gitti.Örneğin 800 TL maaş alan emekliye, Hazine ayda 200 TL destek sağlıyor. Şimdi temmuz zammıyla bu emeklinin maaşı 840 TL oldu. Böylece Hazine’den aktarılan destek miktarı 160 liraya düştü. Emekli yine 1.000 TL almaya devam edecek. Aldıkları 40 TL’lik yüzdelik zam, Hazine’nin aktardığı farkın içinde eriyecek.SGK verilerine göre, 1.000 TL’nin altında olan 130 bin civarında emekli bulunuyor.

  1. Faizleri düşürmek için MB Başkanını bir gecede görevden alan iktidar, diğer yandan içini boşalttığı bütçeyi ayakta tutabilmek için olağanüstü faizlerle borçlanıyor!

Ocak ve Şubat aylarında art arda yapılan dış borçlanmalarla 8 milyar dolarlık 2019 dış borçlanma hedefinin yüzde 80’ini iki ayda gerçekleştiren Hazine 2 milyar 250 milyon dolarlık yeni tahvil ihracını ise geçen hafta gerçekleştirdi.Dört ay aradan sonra yapılan bu borçlanmayı büyük başarı olarak sunan ekonomi yönetiminin ödediği faiz rekor düzeye ulaştı.Beş yıl vadeli tahvil için dolar bazında yıllık yüzde 5,45 Euro bazında yüzde 3,8 faizle borçlanan Hazine, Yunanistan hazinesinin dört katı düzeyinde faizle borçlanmış oldu.Dünya çapında önemli bir gösterge olan ABD 10 yıllık tahvilinin faizi yüzde 2’nin altına gerileyerek 2016’dan sonra en düşük seviyelere inerken, Türkiye hazinesi yatırımcılara 5 yıl için yüzde 5,45 faiz ödemeyi vaat ederek borçlanabildi.Ekonomisi battığı için küresel borç piyasalarından uzun süredir dışlanan Yunanistan, dokuz yıl aradan sonra ilk kez çıktığı küresel piyasalarda 5 yıllık tahvil için yüzde 1 ile borçlandı.  Euro Bölgesi Borç Krizi’ne girerek ekonomisi çökme aşamasına gelen İtalya bile 9 yıl sonra küresel piyasalardan 5 yıllık tahvil ihracında yüzde 0,8 faizle borçlandı. Bu oranlara baktığımızda 2 Temmuz’da BNP Paribas, Citi ve HSBC’den oluşankonsorsiyuma 5 yıllık Eurobond tahvil ihracı için yetki veren Hazine’nin 2 milyar 250 milyon dolarlık borçlanma için dolarda yıllık 5,45, euroda yıllık 3,8 oranındaki borçlanma faizlerinin, diğer ülkelerden kat kat fazla olduğu ortaya çıkıyor. Ekonomi yönetiminin “büyük başarı” olarak sunduğu, ihracın üç katı teklif gelmesiyle övündüğü bu yükseklikteki faiz oranları, aynı zamanda Türkiye ekonomisinin risk sigortası primlerinin yüksekliğinin ve ekonomi yönetiminin güven kaybının yarattığı maliyetin sonucu.

Hazinenin yıllık yüzde 5,45’le dolar cinsinden ihraç ettiği tahviller daha sonra swap işlemiyle euro’ya çevrildi. Bu çevirme sonrası tahvilin Euro cinsi faizi yıllık yüzde 3,8 düzeyinde oluştu. Aynı dönemde gerçekleşen Yunanistan ve İtalya hazinelerinin aynı vadedeki tahvil ihraçlarında oluşan faizlerle kıyaslandığında Türkiye hazinesi Yunan tahvillerinin 4 katı, İtalyan tahvillerinin ise 5 katına yakın faiz ödemeyi taahhüt ederek bu borçlanmayı sağlayabildi.

S&P ve Moody’s tarafından yapılan not indirimleriyle “aşırı riskli” kategoriye inen Türkiye ekonomisi en yüksek faizi vererek yaptığı bu borçlanmayla birlikte uluslararası tahvil piyasalarından yılbaşından bu yana 8,7 milyar dolarlık dış borçlanma tutarına ulaştı.

  • Tüm bu iç ve dış borçlanmalara rağmen Haziran ayında Hazinenin nakit gelirleri 56 milyar 772 milyon lira, özelleştirme ve fon gelirleri de 1 milyar 260 milyon lira oldu.
  • Hazine nakit giderleri ise 69 milyar 47 milyon lira oldu. Böylece, Hazine nakit dengesi Haziran ayında 11 milyar 16 milyon lira açık verdi.
  • TÜFE/Yİ-ÜFE arasında 10 puana varan fark ve çekirdek enflasyondaki tablo; enflasyondaki düşüşün kalıcı olmadığını, önümüzdeki sonbahardan itibaren yeni ve daha şiddetli bir yükseliş sürecine gireceğini, gösteriyor!

Geçtiğimiz Ekim ayında yüzde 25,24’ü görerek son 15 yılın zirvesine ulaşan enflasyonda son birkaç aydan bu yana hem aylık hem de yıllık bazda düşüş gözlenmeye başladı. Ekonomi yönetimi bu sürecin kalıcı şekilde tek haneli enflasyona doğru ilerleyeceğini savunurken, verilerin satır aralarına gizlenmiş, üzeri örtülemeyen gerçekler tablonun böyle olmayacağını işaret ediyor.

Yurt İçi Üretici Fiyatları Endeks artışı (Yİ-ÜFE) ile TÜFE arasındaki fark da henüz fiyatlara yansımamış, yansıtılamamış birikimli bir enflasyonun varlığına işaret etmektedir. TÜFE yıllık yüzde 15,72 iken Yİ-ÜFE’deki yıllık artış yüzde 25,04, 12 aylık ortalamalara göre artış ise yüzde 32,81’dir. Yani Yİ-ÜFE yıllık olarak TÜFE’nin 10 puan, 12 aylık ortalamalara göre 17 puan üzerindedir. Bu da üreticinin hâlâ maliyet artışının neredeyse yarısından fazlasını fiyatlarına yansıtamadığını göstermektedir. Önümüzdeki aylarda biriktirilmiş, tutulmakta olan bu maliyet artışlarının fiyatlara yansıtılması yeni bir enflasyon dalgasını tetikleyecektir. İktidarın bir müjde gibi sunmaya çalıştığı enflasyondaki gelişmelerin kalıcı değilgeçici olduğunu, iktidarın enflasyonla mücadeleyi hâlâ ciddiye almadığını, hesap yöntemi değişiklikleriyle, üç aylık fiyat indirimi, vergi indirimi kampanyalarıyla sorunu geçiştirmeye çalıştığını görmekteyiz. Bu da enflasyonu kalıcı hale getirmekte, mücadeleyi daha da güçleştirerek, maliyeti büyütmektedir.  

  1. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri hızla erimeye devam ediyor. Son verilere göre, sadece bir haftada rezervlerde yaşanan kayıp 700 milyon dolar oldu!

MB’nınbrüt döviz rezervleri geçen hafta 700 milyon dolar azalarak 73,5 milyar dolara geriledi. MB’nin toplam rezervleri 96 milyar 397 milyon dolara geriledi.28 Haziran’da MB brüt döviz rezervleri, 681 milyon dolar azalışla 73 milyar 544 milyon dolar olarak gerçekleşti.Brüt döviz rezervleri, 21 Haziran ile biten haftada 74 milyar 225 milyon dolar seviyesindeydi.Söz konusu dönemde altın rezervleri, 68 milyon dolar artışla 22 milyar 785 milyon dolardan 22 milyar 853 milyon dolara yükseldi. Böylece MB’nin toplam rezervleri, 613 milyon dolar azalarak 97 milyar 10 milyon dolardan 96 milyar 397 milyon dolara indi.MB rezervlerindeki dövizin büyük bölümünün bankalar tarafından döviz mevduat hesapları karşılığında MB nezdinde tutulması zorunlu olan munzam karşılıklardan oluştuğunu düşündüğümüzde MB’nin rezervlerinin kırmızı çizgiye yaklaştığını söylemek yanlış olmaz.

TCMB REZERVLERİ (MİLYON DOLAR)
Tarih Altın Rezervi Brüt Döviz Rezervi Toplam Rezervler
28.12.2018 19.950 71.980 91.930
25.01.2019 19.862 73.470 93.332
22.02.2019 20.549 79.122 99.671
29.03.2019 20.834 75.408 96.242
05.04.2019 20.627 76.679 97.306
12.04.2019 20.854 76.955 97.809
19.04.2019 20.381 75.565 95.946
26.04.2019 20.432 73.284 93.716
03.05.2019 20.418 72.633 93.051
10.05.2019 20.664 72.994 93.658
17.05.2019 20.727 71.748 92.475
24.05.2019 20.455 73.092 93.547
31.05.2019 20.517 75.038 95.555
07.06.2019 21.485 74.896 96.381
14.06.2019 21.652 75.755 97.407
21.06.2019 22.785 74.225 97.010
28.06.2019 22.853 73.544 96.397
Bu Haberi Paylaşın;

Hakkında; ÜLKEDE GÜNDEM

Tüm yazıları; ÜLKEDE GÜNDEM →

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir