Erdoğan TOPRAK gündemi değerlendirdi…

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

09 EYLÜL 2019

İÇ POLİTİKA

  1. Alman yazılım şirketinden Hükümete Yasa Dışı Casus Yazılım! Münih Savcılığı soruşturma başlattı.
  2. Yargı, iktidarın muhalefeti susturma aracına dönüştü. Kaftancıoğlu’na 9 yıl 8 ay 20 gün hapis cezası verildi.

DIŞ POLİTİKA

  • Üçlü Suriye Zirvesi’nden Siyasi Çözüm ve Anayasa Komitesi’nin kurulması kararının çıkması bekleniyor.
  • Parçalanmış bir Suriye, Türkiye’nin de güvenliğini tehdit eder!
  • Rusya, Anayasa Komitesi’nde Kürt temsilcilerin de yer almasını istiyor!
  • “Kapıları açarız” resti AB-Türkiye arasındaki Mülteci Yardımı ve Geri Kabul Anlaşmasını bitirebilir.
  • Lübnan ile yaşanan Osmanlı krizi, diplomatik ilişkilerin kesilmesine kadar varabilir!
  • İngiltere’de Brexit kaosu ve erken seçim tartışmaları siyasi krize dönüştü!
  • ABD’nin Nükleer Anlaşmayı iptal edip yaptırım başlattığı İran, Çin ile 400 milyar dolarlık stratejik anlaşma imzaladı.

EKONOMİ

  1. Her şeye zam yapılırken, TÜİK’in açıkladığı Ağustos ayı enflasyon verileri şaşırtıcı şekilde geriledi!
  2. Büyüme verilerinin ortaya çıkarttığı ürkütücü gerçek: Yatırımlar artan oranlarda düşüyor!
  3. Yapı ruhsatlarında sert düşüş yaşanıyor!
  4. Otomobil ve hafif ticari araç pazarındaki daralma yüzde 50’ye yaklaştı!
  5. Türkiye ile ABD arasında ikili ticaret hacminin 75-100 milyar dolara çıkartılması çerçevesinde görüşmeler başladı.
  1. Bir Alman şirketinin hükümete yasa dışı şekilde casus yazılım sattığının açığa çıkması ve Almanya’da Münih Savcılığı’nın başlattığı soruşturma karşısında iktidarın “suskunluğu” dikkat çekici!

Yasa dışı yollardan ve Alman hükümetinden izin alınmaksızın Türkiye’ye “Finspy” casus yazılımını sattığı ortaya çıkan Alman yazılım şirketlerine, Alman savcılıkları tarafından soruşturma açıldı.

Yaptıkları suç duyurusuyla gündeme taşıdıkları iddialar, belge ve bulguların çok ciddi bulunması üzerine savcılıkların soruşturma açmasını sağlayan basın meslek kuruluşları, hukuk örgütleriyle, STK’ların temsilcileri davalardan çok ciddi sonuçlar ve ağır mahkûmiyetler çıkacağı görüşünde.

Münih Savcılığının başlattığı soruşturmada, Alman yazılım üreticisi şirketler ve yöneticileri, Türkiye’ye casus yazılımı ihracat izni almaksızın, Alman dış ticaret mevzuatını, yasaları ihlal ederek, yasadışı yollardan satmakla suçlanıyor.

Access Now adlı dijital sivil haklar grubu bilişim uzmanları, casus yazılımın Türk hükümeti tarafından, muhalefete karşı kullanıldığı iddiasını içeren bazı bulguların da yer aldığı kapsamlı bir rapor hazırlayarak adli ve idari makamlara iletip, kamuoyuna açıkladı.

Raporda “Finspy” adlı casus yazılımın, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Haziran 2017’de başlattığı Adalet Yürüyüşü sırasında muhalif görünümlü bir internet sitesi üzerinden devreye sokulduğunun tespit edildiği, bu yolla CHP’li vekiller ile basın ve diğer kesimlerdeki muhaliflerin telefonlarına casus yazılım yüklendiği, milletvekillerinin, gazetecilerin ve diğer muhaliflerin dinlendiği belirtilmişti.

Münih savcılığının ön soruşturmayı resmi soruşturmaya dönüştürme kararı aldığı, bu kararın alınmasında Access Now’un raporu ve meslek, basın, hukuk, yargı, insan hakları alanında faaliyet gösteren uluslararası dört sivil toplum kuruluşunun* kapsamlı deliller ve belgelerle yaptıkları suç duyurularının etkili olduğu kaydediliyor. [*Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) Almanya Temsilciliği, Avrupa Anayasa ve İnsan Hakları Merkezi (ECCHR), Sivil Hakları Birliği (GFF) ve netzpolitik.org]

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü Almanya Temsilcisi Christian Mihr Alman medyasına yaptığı açıklamada, savcılığın iddiaları ciddiye alarak soruşturma başlatmasının kendileri açısından bir başarı olduğunu, bu sürecin yargılama ve ardından da mahkûmiyet ile sonuçlanmasını beklediklerini, şirket yöneticilerinin hapis veya ağır para cezasına çarptırılabileceğini dile getirdi.

Almanya’da Münih savcılığının başlattığı ve oldukça ciddi iddialar içeren bu soruşturmada; Alman şirket yasa dışı yollardan casus yazılım satmakla itham edilse de asıl vahim olan bu yasa dışı alım-satımın diğer tarafının ülkemizi yöneten iktidar olmasıdır.

Muhalefeti, muhalifleri izlemek üzere yasa dışı ödeme yollarıyla casus yazılım satın alındığı apaçık şekilde Alman medyasının manşetlerinde yer alırken, iktidarın suskunluğu ve iddiaları yalanlamaması dikkat çekicidir!

Cumhurbaşkanlığı Sözcülüğü, CB İletişim Başkanlığı, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları, MİT, Münih savcılığının yürüttüğü soruşturma, Alman medyasında geniş yer bulan bu konudaki haberler ve belgelerle ilgili olarak, kamuoyuna gerçekleri söylemek, casus yazılımın hangi amaçla, hangi yollardan ve ne tutarda ödeme yapılarak alındığını, ne için kullanıldığını açıklamak zorundadır.

Cumhuriyet savcılıkları, Alman medyasında yer alan haberleri ihbar kabul ederek soruşturma başlatmalı, Münih savcılığıyla işbirliği yaparak bu yasa dışı işlemin Türkiye ayağındaki sorumlularını ve eylemlerini yargı önüne çıkartmalıdır.

Şayet devletin istihbarat birimleri dışında iktidar, “El Muhaberat” tarzı, kendisine bağlı özel bir istihbarat birimi oluşturarak, muhalefet partilerini, muhalifleri izleyip dinliyorsa, TBMM bu “devlet içinde illegal devlet” organizasyonunu açığa çıkartmak üzere harekete geçmelidir. 

Bir dönem FETÖ’nün sızarak ele geçirdiği Emniyet istihbaratı ve lağvedilen Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) üzerinden TSK mensuplarına, siyasetçilere, medya mensuplarına ve 17-25 Aralık Rüşvet-Yolsuzluk skandalıyla dönemin başbakan ve bakanları, aileleri, işadamlarına kadar ortaya çıkan ortam dinlemeleri, sızdırılan tapeler, video kasetler ile uygulanan yöntemlerin, şimdi bizzat iktidarın uygulamalarına dönüştüğü anlaşılmaktadır!

  • Yargının iktidarın muhalefeti susturma aracına dönüştüğünün, mahkemelerin siyasi talimatla yargılama yaptığının en son kanıtı, İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu davasında mahkeme heyetinin tavrıdır!

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu hakkında 7 yıl önce yaptığı bazı sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek açılan beş ayrı dava, üç celsede karara bağlanarak 9 yıl 8 ay 20 gün hapis cezası verildi. Söz konusu paylaşımlar nedeniyle yıllar önce yapılan suç duyuruları savcılıklarca işleme konmayıp, bazıları hakkında takipsizlik kararı verildiği halde, 31 Mart yerel seçimlerinin hemen ardından aynı dosyalar süratle iddianameye dönüştürüldü, 27 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Duruşmanın sürdüğü saatlerde Adalet Bakanı Abdulhamit Gül medya temsilcileri bir araya geldiği toplantıda, Ekim ayında TBMM gündemine getirilecek Yargı Reformu paketi ile ilgili açıklamalarda bulunuyordu. Düşünce ve ifade suçu kapsamının değiştirileceğini, tutuklamaların infaza dönüşmekten çıkartılacağını vs. anlatıyordu. Kaftancıoğlu’nun yargılamasının sürdüğü 37. Ağır Ceza Mahkemesi ise adeta yargı reformuna meydan okurcasına altına imza attığı kararla, Nazım Hikmet’in şiirini okumayı ağırlaştırıcı neden sayıp tüm suçlamalarda üst sınırdan cezaları artırarak, iyi hal indirimi ve kararın ertelenmesi yoluna gitmeksizin hüküm verdi. Davaya müdahil olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Ferah Yıldız’ın, Kaftancıoğlu’nun “duruşmadaki hal ve hareketlerinden” ötürü iyi hal indiriminden yararlandırılmaması, isnat edilen her suçlamada en üst sınırdan cezalandırılması, okunan şiir nedeniyle hapis cezasının 1 yıl artırılması ve ceza ertelemesine gidilmemesi taleplerinin tümünü kabul etti. Bu tablo bile, Akın Gürlek’in başkanlığında, Ferhat Gülbağça ve Ferhat Şahin’den oluşan mahkeme heyetinin hukuki değil siyasi bir yargılamayla ceza verdiğini kanıtlamaya yeterli.

Bir yanda kesinleşmiş yargı kararı olmaksızın belediye başkanlarını görevden alıp kayyum atayan, görevdeki belediye başkanlarını ibret almaya çağırıp aksi halde “pejmürde etmekle” tehdit eden iktidarın İçişleri Bakanı diğer yanda iktidarın her talebini emir sayan ve hemen karara bağlayan yargı sistemi, mahkemeler, savcı ve yargıçlar… Açılan davalarda hukuka uygun ya da tahliye-takipsizlik kararı veren hakimler hemen görevden alınıp başka yerlere tayin edilirken, yerlerine getirilenler aynı dava dosyalarına en ağır cezaları verince, ödüllendiriliyor, terfi ettiriliyor!

  • 16 Eylül’de Ankara’da, Türkiye-Rusya-İran arasında gerçekleştirilecek Üçlü Suriye Zirvesi’nden Siyasi Çözüm ve Anayasa Komitesi’nin kurulması kararının çıkması bekleniyor.

Zirve öncesi Suriyeli silahlı muhalifler İdlib’de mevcut durumu korumaya çalışıyor. Türkiye’nin de İdlib operasyonlarının durdurulması, ateşkes için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin ile görüşmesinin ardında Türkiye destekli muhaliflerin masada ellerinin güçlü olmasını sağlama çabasının varlığı yatıyor. Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılacak zirveden Siyasi Çözüm Masası’nın ve Anayasa Komitesi’nin Kurulması kararının çıkması bekleniyor. Ağustos ayında İdlib’in güneyinde yer alan Han Şeyhun kasabasından Türkiye destekli muhalifler geri çekilince, Türkiye’nin bölgedeki üç ayrı gözlem noktası Suriye ordusu tarafından çevrelenmiş oldu. Rusya, ise, İdlib’de Hayat Tahrir el Şam adlı örgüte karşı operasyon yürüttüğünü ve ateşkes anlaşması teröristleri kapsamadığı için ateşkesi ihlâl etmediklerini, savunuyor.

Hükümetin endişesi, Türkiye destekli muhaliflerin İdlib’den tasfiyesi durumunda, Suriye ordusunun Afrin’e de ilerlemesi. O nedenle iktidarın şu anda tek beklentisi siyasi bir çözüm için masaya oturulana kadar İdlib’te mevcut durumun muhafazası. Hükümet, Anayasa Komitesi oluşturulup siyasi çözüm için Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde Cenevre’de masaya oturulana kadar, siyasi olarak daha fazla kazanım elde edilebilmesi için muhaliflerin sahada güçlü olmasını sağlamak amacıyla İdlib’deki mevcut durumu korumaya çalışıyor. Bu noktada siyasi çözüm konusunda Türkiye’nin ısrarlı olması, aynı zamanda Suriye’nin bölünmesi, bir federasyona dönüşmesinin de yolunu açacaktır ki; böyle bir durum Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması tezinin tam tersi bir sonuçtur. Türkiye, ABD ile birlikte Suriye’de siyasi çözüm konusunda ısrar ederek aynı zamanda ABD’nin stratejisine, Suriye Kürtlerinin, Kuzey Irak’taki gibi bir özerk federasyon çatısında toplama planlarına da bilerek ya da bilmeyerek destek vermiş olmaktadır.

Suriye’de “siyasi çözüm”  söylemleri ve planları, hükümetin uyguladığı Çözüm Süreci’nde ve sonrasında PKK’nın sık sık dillendirdiği “siyasi çözüm, demokratik özerklik vb.” politikasını anımsatmaktadır ve aynı kapıya çıkacaktır!

  • Türkiye’nin politikası; Şam yönetimi ile diyalog başlatarak, Suriye’nin üniter devlet yapısının ve toprak bütünlüğünün sürdürülmesinden yana tavır almak olmalıdır. Parçalanmış bir Suriye, Türkiye’nin de güvenliğini tehdit eder!

Aksi durumda Suriye için öngörülen siyasi çözüm; Esad’ın kontrolünde bir Şii Bölgesi, ABD koruması altında PYD-YPG-PKK kontrolünde bir özerk Kürt Bölgesi, Türkiye destekli Sünni-Selefi muhaliflerin kontrolünde bir Sünni Arap Federe Bölgesi’dir. Böyle bir Suriye’nin sürekli iç çatışma ve istikrarsızlık içinde olacağını, Türkiye’nin Güney sınırlarında tehdidin sürekli hale geleceğini ve Suriye’nin parçalanmasıyla sonuçlanacağını bugünden öngörmekteyim. ABD’nin planı budur. Böyle bir Suriye, Türkiye’nin çıkarına olan bir Suriye değildir. Kaldı ki, sınırlarımızın 5-14 kilometre güneyine çekilecek PYD-YPG-SDG güçleri ile yine bu sınırın bitiminde komşu haline gelinecektir. İktidar, 16 Eylül’deki Zirve’de “Siyasi Çözüm Masası” konusunda ülkemizin güvenliği ve çıkarları açısından çok dikkatli olmak zorundadır.

ABD’nin PYD-YPG’ye destek verdiğini, TIR dolusu silah, araç ve teçhizatla donattığını, bunun müttefiklikle bağdaşmadığını söyleyip, aynı anda PYD-YPG-PKK-SDG’ye karşı güvenli bölge için ABD ile ortak mücadele ve karargâh anlaşması imzalamanın siyasi, askeri ve diplomatik mantığının izahı gerekir!

  • Rusya, Anayasa Komitesi’nde Kürt temsilcilerin de yer almasını istiyor. Rusya’nın Kürtlerin de temsili konusundaki baskısı ve ısrarı Türkiye-Rusya arasında anlaşmazlık konusu!

Zirve’nin gündeminde siyasi Çözüm müzakerelerinin başlaması yanında yeni Suriye Anayasası için Anayasa Komitesi’nin oluşumu da yer alacak. Ocak 2018’de varılan anlaşmaya göre, muhalifler ve Suriye rejimi Anayasa Komitesi’nde yer alacak 50’şer kişilik liste oluşturdu. Bunun dışında bağımsızlardan oluşacak 50 kişilik bir liste daha oluşturulacak. Bu listede Rusya’nın ısrarlı olduğu üç isme, PKK’nın Suriye kolu olarak kabul edilen PYD ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle hükümetin itiraz ettiği bu sorunun hâlâ çözülemediği belirtiliyor. Rusya Kürtlerin tamamıyla ABD güdümüne girmemesi açısından Anayasa Komitesi’nde Kürt temsilcilerin de yer almasını istiyor. Birleşmiş Milletler Suriye Temsilcisi Geir Pedersen de bu çerçevede İran ve Türkiye’de bir takım temaslarda bulundu.

Pedersen’in açıklamalarına göre, 150 kişilik geniş komitenin içinden 45 kişilik çekirdek bir komite seçilecek. Yeni anayasanın yazımında her bir madde komitede en az yüzde 75’lik ‘evet’ oyuyla kabul edilecek. BM öncülüğünde yürütülen Cenevre sürecine dahil edilecek olan Anayasa Komitesi’nin, biri Suriye hükümetinden, diğeri muhalefetten olmak üzere iki eş başkanı olacak. Anayasa Komitesi ile ilgili uzlaşma bu Zirve’de sağlanamazsa, 17 Eylül’de New York’ta başlayacak olan BM Genel Kurulu’nda uzlaşmanın sağlanmasına çalışılacak. BM Genel Kurul toplantıları sırasında Erdoğan’ın, Suriye’nin kuzeyinde bir “güvenli bölge” oluşturmak için ABD Başkanı Trump ile görüşmesi bekleniyor.

Yeni kitlesel mülteci dalgasının daha yakıcı hale gelmesi yönündeki beklentilerin hükümeti endişelendirdiği, uluslararası kamuoyunu ve kurumları harekete geçirme çabalarına hız verildiği anlaşılıyor. Ekim ayında Suriye’ye komşu ülkeler Irak, Ürdün ve Lübnan’dan temsilcilerin katılacağı bir Mülteci Forumu’nun Türkiye’de düzenlenmesi planlanıyor. Devamında ise Cenevre’de BM çatısı altında “Uluslararası Mülteci Zirvesi” düzenlenecek. Ne olursa olsun Rusya’nın, İdlib’in tasfiyesi ve Kürtlerin masada yer alması konusunda Türkiye’ye baskılarını artıracağını, söyleyebilirim.

  • “Kapıları açarız” resti AB-Türkiye arasındaki Mülteci Yardımı ve Geri Kabul Anlaşmasını bitirebilir. Böyle bir durumda AB’ye gitmek üzere yığılacak mültecilerle ilgili insani sorunun sorumluluğu yine Türkiye üzerine kalabilir!

AB’yi sözünü tutmamakla suçlayan Cumhurbaşkanının açıklamaları 18 Mart 2016’da imzalanan AB-Türkiye Mülteci Anlaşması ile Geri Kabul Anlaşması’nın askıya alınıp alınmayacağı tartışmalarını başlattı. Bir anlamda Türkiye’yi “AB’nin sınır bekçisi” olarak konumlandıran bu anlaşmanın yanı sıra Geri Kabul Anlaşması da Türkiye üzerinden kaçak olarak AB ülkelerine geçtiği belirlenen mültecilerin Türkiye’ye geri gönderilmesini, Türkiye’nin de bunları kabul etmesini içeriyordu.  Türkiye söz konusu anlaşmaları bugüne kadar uyguladı ve AB’ye yönelik mülteci akınının önemli ölçüde kesildiği gerek AB gerekse Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan rapor ve istatistiklerle teyit edildi. Vize Serbestisi Anlaşması ise Türkiye’nin taahhüt ettiği 72 kriterden 6’sının halen yerine getirilmemiş olması nedeniyle uygulamaya giremedi. İktidar gündeme taşıdığı Yargı Reformu ile bu yöndeki kriterlerin bir kısmının karşılanacağını savunuyor.

Halen Hatay-Reyhanlı-Cilvegözü sınırımızda yaklaşık 1 milyonu bulan Suriyeli çadır kentlerde barınıyor. Çatışmaların şiddetlenmesiyle hızlanan göç dalgasında Türkiye İdlib’teki cihatçı örgütler ve İdlibliler tarafından “verdiği sözleri tutmamakla” eleştirilerek, sınırlarımızda protesto gösterileri yapılmıştı. Bu sözlerin ne olduğu konusunda iktidarın açıklama yapması gerekiyor. Ancak Cumhurbaşkanının şimdi uzun süredir beklenen bu mülteci akınının fiiliyata dönüşme ihtimalinin artması üzerine başta AB olmak üzere BM ve dünyanın dikkatini bölgeye çekmek için dile getirdiği “Kapıları açarız” tehdidi, yanlış politikalarla Suriye’de gelinen noktadaki çaresizliğin de ifadesi. Bu arada anlaşmanın yürürlükte olmasına karşılık son haftalarda Türkiye üzerinden Yunanistan adalarına geçmeye çalışan göçmenlerin sayısında hızlı bir artış yaşanması dikkat çekiyor. Türkiye üzerinden Yunanistan adalarına geçen göçmen sayısı Ağustos ayında ise 8 bin 103’e yükseldi.

  • Lübnan ile yaşanan Osmanlı krizi, karşılıklı açıklamalar ve büyükelçilere nota verilmesiyle tırmanan gerginlik, diplomatik ilişkilerin kesilmesine kadar varabilir!

Geçtiğimiz hafta Türkiye ile Lübnan arasında baş gösteren siyasi-diplomatik gerginlik bölgede ilişkilerimizin normal seyrettiği bu ülke ile de sorunlu bir döneme girilmesinin kapısını araladı. 1 Eylül’deki bağımsızlık gününde konuşan Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aun’un, “Osmanlı’nın Lübnan’da devlet terörü uyguladığı, yüz binlerce Lübnanlının bu uygulamaların kurbanı olduğu” yönündeki sözleri, Dışişleri Bakanlığı tarafından sert bir açıklamayla protesto edildi. Bunun üzerine Türkiye’nin Beyrut Büyükelçisi Lübnan Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak protesto notası verildi. Türk tarafının yaptığı ‘hatayı’ ‘açık’ bir şekilde düzelterek özür dilemesini istedi. Bir grup Lübnanlı tarafından Türkiye’nin Beyrut Büyükelçiliğine yönelik bir saldırı ve eylem gerçekleştirildi. Bu kez Lübnan’ın Ankara Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak protesto notası verildi. Lübnan, Türkiye’nin Ortadoğu’da ikili ilişkilerinde uzun yıllardır kriz yaşamadığı ender ülkelerden birisi. İran destekli Hizbullah’ın güçlü ve iktidar ortağı olduğu Lübnan’da Suudiler de Başbakan Hariri ailesi üzerinde etkili. Bunun yanı sıra Mısır yönetimi de Suudiler üzerinden Lübnan’da etkin olma çabasında. Son dönemde özellikle Mısır ve Suudi Arabistan bölgede Türkiye karşıtı yeni oluşumlar ve ittifaklar geliştiriyor.   

Son aylarda giderek artan şekilde Mısır, Suudi Arabistan, Libya ve Katar dışındaki körfez emirliklerinde öne çıkan Osmanlı düşmanlığı, Türkiye karşıtlığı dalgasının Lübnan’a da ulaştığını, ortaya çıkan son gerginlikte etkili olduğunu öngörmek gerek. Lübnan Cumhurbaşkanı Aun’un Osmanlı’ya yönelik sözleri ardından Lübnan’ın Fransız işgaline girmesini, sömürgeleşmesini kurtuluş gibi sunması, bu açıdan dikkat çekici.

Fransızların kurguladığı etnik ve dini parçalama siyasetiyle, yıllardır iç savaş yaşayan, Şii, Sünni, Dürzi, Hristiyan Falanjist Araplar arasında kanlı çatışmalara sahne olan Lübnan’ın kuruluşunun 100. Yılında tüm felaketlerin sorumlusu olarak Osmanlı’nın gösterilmesi ve Türkiye Büyükelçiliği önünde protesto eylemleri yapılmasının arkasındaki etkenler ve bu senaryoyu yazan ülkeler dikkatle değerlendirilmeli.

  • İngiltere’de Brexit kaosu ve erken seçim tartışmaları siyasi krize dönüştü. Başbakan Boris Johnson’ın parlamentoyu askıya alma kararı, ülkede “sivil darbe” tartışmalarını alevlendirdi!

İngiltere Parlamentosu’nda, anlaşmasız Brexit’in (AB’den ayrılma) önünün kesilmesi için getirilen bir yasa teklifi, Avam Kamarası’nda kabul edildi. İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Avam Kamarası’ndaki oylamayı kaybettikten sonra yaptığı açıklamada “15 Ekim tarihinde erken seçim olmalı” dedi. Başbakanın erken seçim talebi parlamentoda reddedildi. Boris Johnson, gündemin kontrolünü muhalefetin ele geçirmesine engel olamadı. Partisinden istifalar peş peşe gelmeye başladı. Muhalefet partileri verdikleri yasa teklifiyle anlaşmasız Brexit’in önlenmesini, 31 Ekim’e kadar AB ile anlaşma sağlanamazsa sürenin 31 Ocak 2020’ye kadar uzatılmasını gündeme getirdiler. Parlamentoda kabul edilen yasa, Johnson’ın AB ile 31 Ekim’e kadar yapacağı müzakerelerin çerçevesini belirlerken, bu sürede anlaşma sağlayamadığı takdirde AB’den 31 Ocak’a kadar süre talep etmesini içeriyor. Johnson, 31 Ekim tarihine kadar AB ile bir anlaşma sağlayamazsa, AB’den yeni bir erteleme istemek zorunda kalacak.

Neredeyse 6 haftada siyasi liderlik ve başbakanlık gücünü tüketen ve siyaseten bitme noktasına yaklaşan Boris Johnson’ın ikinci kez gündeme getireceği erken seçim teklifini de muhalefet partileri reddetme kararı alarak anlaştı.

  • ABD’nin Nükleer Anlaşmayı iptal edip, yaptırım başlattığı İran, Çin ile 25 yıllık stratejik anlaşma imzaladı. Bu çerçevede Çin, İran’a 400 milyar dolar tutarında yatırım gerçekleştirecek.

İran ve Çin arasındaki bu stratejik anlaşma bir anlamda ABD’ye meydan okuma olarak da görülebilir. Petrol ihtiyacının önemli bir kısmını İran’dan sağlayan Çin bu hamleyle İran’daki yeni petrol sahalarının bulunması, işletilmesi alanlarına yapacağı yatırımlarla Ortadoğu’da ABD hegemonyasına karşı yeni bir güç odağı haline gelmiş olacak. 25 yıl süreli İran-Çin stratejik anlaşmasının en önemli maddelerinden birisi İran’ın Çin ordusuna topraklarını açması.  5 bin askerden oluşan Çin birlikleri İran’ın tahsis edeceği üslere yerleşerek konuşlanacak. Söz konusu anlaşmanın bir diğer kritik önemdeki maddesi ise iki ülkenin bu ticaret ve yatırımlarda ABD doları kullanmama, ulusal paralar üzerinden yatırım ve işbirliklerini hayata geçirme kararı almaları. Anlaşma uyarınca, İran’ın petrol ve doğal gaz sahalarında yeni üretim alanları açacak ve petrokimya endüstrisine yatırım yapacak olan Çin, büyük kısmı ilk beş yılda olmak üzere İran ekonomisine 280 milyar dolarlık girdi sağlayacak. Ayrıca Çin şirketleri İran’ın ulaştırma, otomotiv, makine ve imalat sanayi sektörlerine de 120 milyar dolarlık yatırım yapacak. İran yönetimi, Rusya ile de benzer stratejik anlaşma müzakerelerini sürdürüyor. İran-Rusya arasında yapılacak anlaşmanın aynı zamanda askeri işbirliğini de içereceği, Çin’e olduğu gibi Rusya’ya da İran’da asker bulundurma, üsler oluşturma olanağı sağlanacağı belirtiliyor. Hükümetin Çin ve Rusya ile ticaretin ulusal paralarla yapılması yönündeki girişimlerinden bugüne kadar bir sonuç alınamadı. Her iki ülke ile de Türkiye’nin aleyhine işleyen ikili dış ticarette, Türkiye ciddi açık veriyor. Rusya hâlâ 2016 yılında Türk vatandaşlarına koyduğu vizeyi kaldırmadı. Türk müteahhitlerine, Türk işçilerine Rusya pazarı açılmadı. Çin’in trilyonlarca dolarlık yeni İpek Yolu projesinde beklenen yatırımlar Türkiye’ye çekilebilmiş değil.

İran’ın yürüttüğü diplomasi, coğrafi ve stratejik konumunu öne çıkartarak Çin ile yaptığı 400 milyar dolarlık anlaşma yanında, Rusya ile benzer bir anlaşma için sürdürdüğü müzakereler, ABD yaptırımları ve ambargolarına rağmen önümüzdeki dönemde komşu ülkenin hızlı bir şekilde kalkınması, büyümesi, ekonomisini güçlendirmesine olanak sağlayacaktır.

  1. TÜİK’in açıkladığı Ağustos ayı enflasyon verileri şaşırtıcı şekilde geriledi. Beklentilerin ve tüm öngörülerin altında kaldı. İktidarın enflasyonu ile halkın, pazarın enflasyonu arasındaki makas çok açıldı!

Ağustos ayında TÜFE, Ağustos ayında aylık bazda yüzde 0,86 artış gösterdi. Bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 7,35 olan enflasyon, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 15,01 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 19,62 oldu. Aylık ve yıllık en yüksek enflasyon artışı alkollü içecekler ve tütün grubunda gerçekleşti. Yİ-ÜFE, bir önceki aya göre yüzde 0,59 düşüş, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 6,39, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 13,45 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 30,51 artış gösterdi.

AĞUSTOS TÜFE Yİ ÜFE
(DEĞİŞİM %) 2018 2019 2018 2019
AYLIK 2,30 0,86 6,60 -0,59
YILSONUNA GÖRE 12,29 7,35 25,32 6,39
YILLIK 17,90 15,01 32,13 13,45
YILLIK ORTALAMA 12,61 19,62 18,78 30,51

Ağustos ayında iki kez zamlanan doğal gaz başta olmak üzere pek çok ürünün fiyatında yüksek oranlı zamlar söz konusu iken nasıl oldu da enflasyon düştü? Normal koşullarda, geçtiğimiz yıllara da bakıldığında özellikle yaz aylarında yaş sebze meyvenin bollaşması, fiyatlarının ucuzlaması, talebin düşmesi vb. nedenlerle enflasyonda düşüş yaşanması olağandır. Bu yıl aksine Haziran ayından bu yana elektrikten doğal gaza, çaydan ulaşıma ve akaryakıta kadar pek çok alanda yüksek oranlarda zamlar açıklandı ama enflasyon düştü.  TÜİK’in verilerine de bakıldığında temel tüketim mallarındaki fiyat artışı açıklanan yüzde 15’lik enflasyonu çok aşıyor. 12 aylık ortalamalara göre ise yüzde 19,62 olan enflasyon açıklanan yıllık TÜFE’den 4,5 puan fazla! Bütün bunlara ilave olarak enflasyon sepetinde kapsanan 418 mal ve ürün kaleminin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturan 243 maddenin de ortalama fiyatlarında artış yaşanmış! Kaba bir hesapla Ağustos enflasyonunun en az yüzde 1,5 artması gerekirdi. Oysa açıklanan artış bunun yarısı. TÜİK’in enflasyon hesap yöntemi Eurostat kriterlerine uygun gibi görünse de enflasyonu düşük çıkartıyor!

Nitekim TÜİK’in on iki aylık ortalamalara göre açıkladığı enflasyon yüzde 19,62 artmış! Oysa vatandaş pazarda 12 aylık ortalamaya göre değil, haftalık aylık cebinden çıkan paraya göre enflasyonu yaşıyor ve o enflasyon yüzde 15’in çok üzerinde. Taze meyve sebzede 12 aylık ortalama enflasyon yüzde 40’ı aşıyor. Nisan ayındaki yüzde 75’lerden yüzde 40’lara gerilese de gıdaya ödenen tutardaki bu artış herkesi derinden etkiliyor.

Domatesin yüzde 13, sarımsağın yüzde 11, yumurtanın yüzde 6, limonun yüzde 5, çayın yüzde 4 arttığını istatistiklerinde ortaya koyan TÜİK, buna karşılık aylık enflasyonun yüzde 1’in de altında olduğunu açıkladığında inandırıcılığını yitiriyor. Çarşı-pazardaki, vatandaşın cüzdanındaki gerçek yaşanan enflasyon ile TÜİK’in enflasyonu birbirini tutmuyor!

  1. Büyüme verilerinin ortaya çıkarttığı ürkütücü gerçek: Bir yılı aşan süreden bu yana yatırımlar artan oranlarda düşüyor. Bu gidişat, ekonomik toparlanmanın kısa sürede mümkün olamayacağını gösteriyor!

2019 yılı 2.Çeyrek büyüme hızı verileri pek çok çelişkili durumu içinde barındırıyor. Devlet harcamaları ve ihracat artışıyla desteklenen büyümenin eksi yüzde 1,5 daralma olarak kendisini göstermesi, diğer verilere bakıldığında daha büyük çaplı bir ekonomik küçülmenin gizlendiğini akla getiriyor. Üretim, hane halkı harcamaları ve yatırımlar küçülürken, finans kesiminin yüzde 9,3 oranında büyümesinin izahını TÜİK yapmak zorunda! Hemen her gün ekonomik gelişmelerle ilgili “dengelenme” twitleri atan Hazine ve Maliye Bakanının büyüme hızı verileri açıklandığında suskunluğa bürünmesi ve enflasyon rakamlarından sonra yine twitlere sarılması, dikkat çekiyor!

Finans kesiminde yüzde 10’a yaklaşan bu büyümenin, iktidarın bankaların kredi vermemesinden yakındığı, Merkez Bankası’nın bankaları kredi vermeye zorlamak için ödül-ceza yöntemine sarıldığı bir dönemde gerçekleşmesi daha da manidar! Nitekim ekonomide yüzde 1,5 küçülme yatırımlardaki sert düşüşü açığa çıkarttı. Fabrika, konut, işyerlerini içinde barındıran inşaat yatırımlarındaki küçülme yüzde 15,6’dan yüzde 29,2’ye yükselerek derinleşti. Bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 12,4 olan toplam yatırımlar, neredeyse iki katına çıkarak yüzde 22,8 küçüldü.

Sanayi sektöründeki yatırımların en önemli göstergesi olan makine ve teçhizat yatırımları ilk çeyrekteki eksi yüzde 8,6’lık küçülmeden sonra ikinci çeyrekte bunun iki katı düzeyindeki sert gerilemeyle eksi yüzde 16,5 küçüldü. Verilere bakıldığında yatırımlardaki gerileme ve küçülmenin 2018 yılının üçüncü çeyreğinde başladığı ve dört çeyrekten bu yana yani bir yıldır kesintisiz şekilde artarak sürdüğü gözleniyor.

İnşaat sektörü yatırımlarındaki düşüş geçen yılın 3. Çeyreğinde yüzde -3,1’den 4. Çeyrekte yüzde -6,4’e ve ardından bu yılın ilk çeyreğinde eksi yüzde 15,6’ya ve nihayet bu yılın ikinci çeyreğinde eksi yüzde 29,2’ye yükselmiş.

Toplam yatırımlarda da bu yılın 2. çeyreğinde yüzde 22,8’e varan küçülme ilk olarak kendisini yüzde -4,4 ile 2018’in üçüncü çeyreğinde, ardından yüzde -11,6 ile 4. çeyreğinde göstermiş. Sanayi sektöründe makine teçhizat yatırımlarındaki gerileme geçen yılın 3. çeyreğinde yüzde -8,6 ve 4. çeyrekte yüzde -22,9 olmuş.

Yerli yatırımcıların geriye çekilmesi yanında ülkemize doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişlerindeki gelişmeler, bu alanda da gerilemenin yaşandığını, doğrudan sermaye girişlerinin ağırlıkla konut ve gayrimenkul alımlarına gittiğini gösteriyor.

Yatırımın olmadığı, istihdam yaratamayan bir ekonominin ne kadar süre ayakta kalabileceği sorusunun yanıtı üzerinde iktidar ivedilikle düşünmek ve çözüm üretmek durumundadır. Güven endeksleri ve beklenti anketlerinin de açık şekilde gösterdiği gibi geleceğe ilişkin beklentisi bozulan yatırımcının yatırımdan çekinmekte, mevcut durumu sürdürmeyi tercih etmektedir. Bu tablo kronik bir durgunluğa gidildiğini işaret etmektedir!

  1. Bu yılın ilk yarısında alınan yapı ruhsatları toplamı, alan bazında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 60,1 azalırken, konut yapı ruhsatları da alan bazında yüzde 65,2 geriledi.

Türkiye İnşaat Malzemeleri Sanayicileri Derneği (İMSAD), aylık sektör raporunu açıkladı. Raporda; 2019 yılının ilk yarısında üretimin yüzde 20,3 gerilemesi ile yaklaşık beşte birlik bir üretim kaybının ortaya çıktığı, inşaat malzemeleri ihracatındaki artışın ise üretim kaybını telafi edemediği vurgulanarak şu tespitlere yer verildi.

  • İnşaat malzemeleri sanayi üretimi 2019 yılının Haziran ayında 2018 yılının haziran ayına göre yüzde 21,2 daraldı.
  • 2019 yılının ilk yarısında ise üretim yüzde 20,3 geriledi.
  • Bu dönemde yaklaşık beşte birlik bir üretim kaybı ortaya çıktı.
  • Bu gerilemede iç pazarda inşaat, yapı, konut sektöründeki keskin daralma etkili olmaya devam etti.
  • İhracattaki miktar artışı ise üretim kaybını telafi edemedi.
  • 2019 yılının Haziran ayında inşaat malzemeleri üreten 22 alt sektörün 22’sinde de üretim geçen yılın aynı ayına göre geriledi.
  • 2019 yılının ilk yarısında ise 22 alt sektörün yine tamamında üretim bir önceki yılın ilk yarısına göre düştü.
  • 2019 yılının ilk yarısında üretimde en yüksek gerilemenin yaşandığı üç sektör yüzde 47,2 ile hazır beton, yüzde 45,8 ile fırınlanmış kilden inşaat malzemeleri ve yüzde 31,4 ile parke ve yer döşemeleri oldu.
  • Yılın ilk altı ayında iki sektörde üretim gerilemesi yüzde 40’ın, bir sektörde yüzde 30’un ve 7 sektörde ise yüzde 20’nin üzerinde gerçekleşti. Tek haneli gerileme yaşanan 2 sektör ise düz camlar ile soğutma ve havalandırma donanımları oldu.
  • İnşaat sektörü 2019 yılının ikinci çeyreğinde yüzde 12,7 küçüldü. Böylece inşaat sektörü dört çeyrektir üst üste küçülürken en hızlı küçülme 2019’un 2. Çeyreğinde yaşandı.
  • 2019 ilk yarıyıl döneminde alınan toplam yapı ruhsatları alan bazında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 60,1 azalarak 30,5 milyon metrekare oldu.
  • 2019 ilk yarıyıl döneminde alınan konut yapı ruhsatları alan bazında geçen senenin ilk yarısına göre yüzde 65,2 gerileyerek 19,1 milyon metrekare oldu.
  • *Konut dışı bina yapı ruhsatları ise aynı dönemde yüzde 46,7 düşerek 11,3 milyon metrekare düzeyinde gerçekleşti.

İMSAD’ın sektör raporunda ortaya koyduğu bu veriler, konut sektöründeki daralmanın doğrudan inşaat sektörüne yönelik üretim yapan yapı malzemeleri sanayiini ve imalatını da negatif etkilediğini, boyada ahşap malzemelerine, seramikten cama, çimentodan hazır betona vb. varana kadar büyük üretim gerilemelerinin yaşandığını sergiliyor.

Yapı ruhsatlarındaki sert düşüş bu yılın şimdiden kayıp yıl olduğunu etkilerinin 2020’ye de yansıyacağını, inşaat-konut sektörünün önümüzdeki dönemde de krizden çıkamayacağını gösteriyor. İnşaat sektöründeki 500 bine ulaşan istihdam kaybının artmaya devam edeceği anlaşılıyor.

  1. Sanayi kesimindeki bir diğer deprem on binlerce kişiyi istihdam eden otomotiv sektöründe yaşanıyor. Otomobil ve hafif ticari araç pazarındaki daralma yüzde 50’ye yaklaştı!

Neredeyse bir yıla yakın süreden bu yana KDV, ÖTV MTV indirimleriyle desteklenmesine çalışılan otomotiv sektörü hâlâ toparlanabilmiş değil ve geçmiş yıllardaki performansından oldukça uzak bir görüntüde. Ağustos ayı itibarıyla açıklanan sekiz aylık rakamlara bakıldığında, otomobil ve hafif ticari araç pazarındaki toplam daralma, geçen yılın aynı dönemin yüzde 45,66 boyutuna ulaştı. Ocak-Ağustos döneminde geçen yıl 440 bin 428 olan toplam otomobil ve hafif ticari araç satışı bu yıl aynı dönemde 239 bin 317 adet olarak gerçekleşti.  Otomobil satışları, 2019 yılının sekiz ayında geçen yıla göre yüzde 43,94 oranında azalarak 193 bin 320 adet oldu. Geçen yıl aynı dönemde 344 bin 870 adet otomobil satışı gerçekleşmişti. Önde gelen bazı otomobil üreticilerinin yaz döneminde işçilerini toplu izne çıkartarak üretime ara vermelerine rağmen satıştaki otomobil ve hafif ticari araç sayısındaki gerileme stokların eritilemediğini, yeniden üretime geçişle birlikte stokların artmaya devam edeceğini bunun da stok maliyetlerini daha da ağırlaştıracağını ortaya koyuyor. Yapılması zorunlu fiyat artışları pazardaki yüzde 50’ye ulaşan daralma nedeniyle erteleniyor.

Bu süreç, otomotiv sektörünün yıllık bilançolarının zararla kapanması ihtimalini artırırken, kurumlar vergisi, KDV, ÖTV, MTV vergi gelirlerinde sert gerilemeler olması ve bu durumun 2020 bütçesini de şimdiden olumsuz etkilemesi kaçınılmaz! 

  1. Türkiye ile ABD arasında ikili ticaret hacminin 75-100 milyar dolara çıkartılması çerçevesinde başlatılan görüşmeler, ABD Ticaret Bakanının ziyareti ile yeni bir aşamaya geçiyor.

ABD ile Türkiye arasında yıllardan beri sürüncemede kalan STA ile ikili ticaret hacminin artırılmasına yönelik müzakerelerin başlatılması ekonomik darboğazın aşılması açısından olumlu bir gelişmedir. Bu çerçevede ABD Ticaret Bakanı Wibur Ross’un Türkiye ziyareti, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan ve Hazine-Maliye Bakanı Berat Albayrak ile görüşmeler yanında iki ülke iş dünyasının bir araya gelmesi sürece ivme kazandıracaktır. ABD ile gündeme gelen bu görüşmelerden alınacak somut sonuçlar, STA imzalanması, Türk ihraç ürünlerine bazı avantajlar sağlanması, ABD’li şirketlerin Türkiye’de yeni yatırımlara yönlendirilmesi vb. olanakların hayata geçirilmesi içinde bulunulan ekonomik kriz koşullarında yeni bir kapıyı aralayabilecektir ki temennimiz budur.

Başlatılan müzakerelerde öncelikle bir STA imzalanması önündeki engellerin kaldırılması önemli. AB ile Gümrük Birliği anlaşmasından ötürü, AB’nin STA imzaladığı ülkelere pazarını otomatik olarak açmak zorunda Türkiye’nin uğradığı kayıplar ciddi boyutlarda. AB ile Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenerek yenilenmesi konusunda üç yıldan bu yana müzakerelerin başlamaması kayıplarımızı büyütmektedir. Türkiye-AB ilişkilerinde ortaya çıkan gerginlikler, hükümetin antidemokratik adımlarına gösterilen tepkiler nedeniyle müzakerelerin askıya alınması, süreci belirsizliğe büründürdü. İkili ticaret hacminin 75 milyar dolara çıkartılması konusunun Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyon başlatacağını ilan etmesinden sonra gündeme getirilmesi ve Ocak ayından bu yana güvenli bölge konusunda ciddi bir ilerleme sağlanamaması, ABD’nin bu konuyu Türkiye’yi oyalamak için olabileceği izlenimini kuvvetlendirmektedir. Rusya ile 2012 yılından bu yana sürekli her görüşmede yinelenen ancak somut bir ilerleme kaydedilemeyen 100 milyar dolarlık ikili ticaret hacmi hedefi gibi bir süreçle karşı karşıya olunması da muhtemeldir!

Bu ziyaret ve müzakerelerin S-400 ve F-35 gerilimi sonrasında dile getirilen ambargo ve yaptırım tehditleri yanında, Türkiye’den siyasi-askeri yeni bazı tavizlerin talep edilmesi amacıyla kullanılması da ihtimal dahilinde olup, göz ardı edilmemelidir.

Bu Haberi Paylaşın;

Hakkında; ÜLKEDE GÜNDEM

Tüm yazıları; ÜLKEDE GÜNDEM →

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir